ATA TOPRAKLARI ( Gezi Notları 5)

Yıllardır dedelerimin geldiği, daha doğrusu göç etmek zorunda kaldığı, bir anlamda sürgün edilmeleri öncesinde yaşadıkları ve büyüklerimin anlatımlarında memleket olarak bahsettikleri, şimdi Bulgaristan sınırları içerisinde kalmış olan Hasköy’ün (Haskova) Çamurlu (Dinevo) köyünü hep merak etmişimdir. Katıldığımız bir gezi programı gereği 28 Mayıs 2016 günü sabahın ilk ışıklarının aydınlattığı saatlerde Edirne Kapıkule sınır kapısından Bulgaristan’a giriş yaptığımızda Edirne’ye 60-70 km. mesafesi olan bu toprakları ilk defa görmenin heyecanını yaşadım.

ATA TOPRAKLARI
Hasköy (Haskova) yakınlarında bir köy

Dedemin babası Halvacı (helvacı) Mehmet, hayatının bir bölümünü burada geçirmiş. 93 Harbi diye bilinen Osmanlı Rus Savaşı sonrasında başta Bulgar çetelerinin baskılarını gittikçe arttırmaları sonucu düzenin bozulması, huzur ve güven yokluğu, malını ve canını kurtarma telaşıyla kendilerine güven içerisinde yaşayacak yeni bir yurt arayışına girmişler. Kesin tarihi bilinmemekle birlikte, şimdiki köylerine gelmelerinin 1890-1895 yıllarında olma olasılığı yüksektir.

Balkan Savaşlarında ikinci defa Türkiye’nin Trakya topraklarında Bulgar zulmüyle karşılaşmışlar. Yeni memleketleri saydıkları şimdiki köylerinin çevresinde de Bulgar, Rum köyleri vardır. Onlar da Mudanya Mütarekesi sonrası bu toprakları terk ederken bazı yağmalamalar yapmışlar, çevrelerine korku salmışlar. Sözün kısası 1922 yılına kadar yaşadıkları topraklar, barış ve huzuru bulamamış.

Bulgaristan topraklarına ayak bastığımızda geniş düzlükler ve verimli tarım arazileri dikkati çekiyor. Türkiye’nin bölüne bölüne artık hektar ve dekardan neredeyse metrekare ölçeğinde küçülmüş olan tarlaları yanında burada tarlalar çok daha büyük. Yer yer görülen ormanlar var. Ormanlar da bizdeki gibi tahrip edilmemiş. Her taraf yemyeşil, çok güzel bir doğa, mevsimin de katkıda bulunduğu müthiş bir görüntü. İlkbahar bütün güzelliğini sergiliyor. Çoğunlukla bu ormanlar meşe ağaçlarından oluşuyor. Yolumuz Hasköy’e(Haskova) uğramıyor, otoyol bu şehrin yakınından geçiyor. Dedelerimin yaşadığı köy de Hasköy’e varmadan, ancak yakın köylerdenmiş. Burayı görmek mümkün olmadı. Olanak bulduğumda Dedelerimin ve akrabalarımın yaşadığı köyleri daha yakından tanımak istiyorum. Gerçi alınan bilgilere göre şimdi bu köylerde yaşayan Türk kalmamış. İçimi bir heyecan ve tuhaf bir duygu kaplıyor. Bu toprakların terk edilişine üzülüyorum. Atalarımın buralarda yaşadıkları dönemi düşünüyorum. Bu topraklara memleket dediklerine göre, burada olmaktan mutlu olduklarını, terk etmek zorunda kaldıklarında yaşadıkları acıyı, çaresizliği, üzüntüyü düşünüyorum.

1989 sonrası Gelibolu’nun bir köyünde karşılaşıp tanıdığım, baskı sonucu Türkiye’ye sığınan, soydaş öğretmen olarak tanımlanan ve yaşamının önemli bir bölümünde Bulgaristan’ da da öğretmenlik yapmış olan Mustafa Mutlu da Hasköylüydü. Bir sohbetimizde kendi köyünün benim dedelerimin köyüne komşu olduğunu, Çamurlu ve yakın köylerin çok geniş ve verimli topraklara sahip olduğunu anlatmıştı. Klasik tarım ürünleri yanında sebze ve meyve yetiştiriciliğinde de iyi durumdalarmış. Mustafa beyin köyü orman köyü olduğundan geçimlerini odun kömürü yakarak ve bunları satarak gelir elde eder, şehirde kömürlerini satınca köylerine dönerken Çamurlu(Dinevo) köyünden sebze, meyve, kavun, karpuz..vs. alıp evlerine götürürmüş. Bu verimli toprakları sulama olanağı da olunca yüksek verim elde edileceği bilinen bir durumdur. Çünkü çevrede dereler ve çaylar halinde akarsular dikkati çekiyor. Yine Meriç nehri de Türkiye’ye girmeden önce Bulgaristan’ın bu bölgesinde akıyor. Bölgenin güneyinde sıradağlar var. Bu sıra dağların coğrafya bilgime dayanarak, Rodop dağları olacağını düşünüyorum.

Yol boyunca yakın köyleri, evlerini, tarlalarını, iş yerlerini görüp, gözlemeye çalışıyorum. Belki de sabahın ilk saatleri olduğundan bir hareket görülmüyor. Hayvancılık adına da dikkati çeken bir durum yok. Köylerde küçük fabrika ya da atölyelerin bacaları dikkati çekiyor. Ancak hiç tüten bir işletme bacası görmedik. Hatta binaları yıkılmaya terk edilmiş. Birçoğunun sıvaları dökülmüş, çatıları çökmeye yüz tutmuş. Bu köylerde Türklerin mi, Bulgarların mı yaşadığı belli olmuyor. Daha önce Yunanistan, Batı Trakya’ya yaptığımız gezide Türk köylerinde cami ve minareler, Rum köylerinde kilise ve çan kuleleri dinsel ve etnik kimliği hakkında az da olsa bilgi sahibi olmamızda ip uçlarıydı. Buradaki köylerde dini yapılar dikkati çekmiyor. İç bölgelerde bazı Türk köylerinde cami, mescit gibi dini yapıların olduğunu sanıyorum. Bizim geçtiğimiz yol güzergahında bu simgeleri göremedik.

Yolculuğumuz ilerlediğinde Bulgaristan’ın büyük şehirlerinden Plovdiv( Filibe) den geçiyoruz. Milyonun üzerinde nüfusu ile Sofya’dan sonra Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri. Şehir yolumuzun kıyısında ve sol yanımızda kalıyor. Filibe de Rodopların eteğinde kurulmuş güzel bir şehir. Burayı bir boğazdan geçip Orta Bulgaristan düzlüklerine ulaşıldığında çok geniş ve verimli topraklar karşımıza çıkıyor. Bu topraklarda genellikle buğday ve ayçiçeği tarlaları ile az miktarda bağlar görülüyor.

ATA TOPRAKLARI
Hasköy (Haskova) yakınları

Sofya’ya yaklaştıkça düzlükler azalıyor, kuzeyden ve güneyden uzanan dağlar arasından bir boğazdan ilerliyoruz. Yolumuzun Rodoplar ile Balkan dağlarının kesiştiği bir boğazdan geçiyor. Bir tünelden geçtikten sonra Sofya düzlüğüne ulaştık. Sofya’ya vardığımızda her tarafın ormanlarla kaplı olduğunu görüyoruz. Şehir, ağaçlandırılmış olmanın ötesinde sanki ormanın içine kurulmuş gibi. Halkın katkısı belki de bu yeşili koruyor olması diye düşünülebilir. Nereye baksanız orman ve yeşil alanlar. Çok büyük ıhlamur, kestane, ağaçları var. Bizin ziyaret ettiğimizde ıhlamurlar henüz çiçek açmamışlardı. Bunların çiçek açtığında çevreyi saracak kokusunu siz düşünün. Balkanların ekonomik sıkıntı içinde olan bir ülkesi olarak şehrin kuruluş ve düzeni çok iyi. Şehirde toplu taşıma aracı olarak çoğunlukla troleybüsler ve tramvaylar kullanılıyor. Caddeler, sokaklar, evler güzel. İş yerleri hareketli değil, büyük Alışveriş Merkezleri (AVM) varsa da şehir merkezinde değil. Tarım ürünleri ve el işi eşyalar ile ilgili kontrollü pazar yerleri var. Buralar bizim pazarlarımıza benziyor ve fiyatları da oldukça uygun. Bulgar halkının kapitalist ekonomiyi, serbest piyasa ekonomisini iyi bilmediği anlaşılıyor. İnsanların para kazanmak, kısa yoldan zengin olma hırsı yok. Size bir şeyler satmak için yolunuzu kesen sokak satıcıları yok. Sokaklarda simitçi, börekçi bile yok. Ancak burada bizi fazlasıyla üzen bir durumla karşılaştık. Gezi gurubumuzdan bazı bayanlar bir giyim mağazasına girip beğendikleri giyeceklere dokunmaya ve fiyat sormaya kalkınca mağaza çalışanı itirazda bulunarak, dışarıya çıkmalarını, beğendikleri bir parça olursa kendisinin kapıya getirip gösterebileceğini söylemiş. Bu davranışın nedeni sorulunca Türklerin hırsız olduğunu, kendilerince bu tür önlem aldıklarını belirtmiş. Bunu duyunca çok bozulduğumu söyleyebilirim. Yüz yıllarca Türklerin yönetimi altında yaşamış bu insanların bugün bizim insanımıza hangi açıdan baktıklarını açıkça ortaya koyuyordu. Belki de bu şekilde Türklerden kendilerince intikam alıyorlardı.

Sofya, Vitoşa dağı eteklerinde kurulmuş. Vitoşa dağı zirvesinde mayıs ayı sonlarında halen karlar görülüyor. Bu dağ, belli ki su kaynaklarını beslediği için şehrin suyu çok bol. Sofya, soğuk içme ve kullanma suları yanında sıcak(Termal) su kaynaklarına sahip. Şehirde kaplıcalar, termal tesisler ve buna dayalı otel ve sağlık tesisleri var. Bunlara Osmanlı’dan kalma bir isim olarak Banya (banyo) deniyor. Tarihi Banya binası (Termal hamam) şu an bir müzeye dönüştürülmüş. Bahçesinde onlarca çeşmeden sıcak şifalı sular akıyor. Bu Banyalara yakın bir yerdeki ve Sofya’nın ibadete açık tek camisi olan Banyabaşı (Kadı Seyfullah Efendi)Camisi var. Buraya geldiğimizde caminin imamı namaz kıldırmış, kapıyı kilitleyerek gitmek üzereydi. İmamın gidişinden sonra gelen biri kapıyı yokladı, kilitli olduğunu görünce beklemeye başladı. Yanına yaklaşıp ne beklediğini sorduğumda imamı, beklediğini, kendisinden yaklaşan Ramazan ayı için imsakiye isteyeceğini söyledi. Yol yapımında işçi olarak çalışıyormuş, Kırcaali’ denmiş, Sofya’da yaşayan Türklerin azaldığını, diğer yerlerde yaşayan Türklerin de gençlerinin Almanya, Hollanda, Danimarka, Avusturya gibi ülkelere çalışmak üzere gittiğini söyledi. Burada yaşayan Türklerin hemen hepsinin Türkiye ile ilişkisinin olduğunu, çocuklarının, kardeşlerinin, akrabalarının Türkiye’de olduklarını belirtti.

Türkler, şehir yaşamında fazla görülmüyor. Daha çok dağlık bölgelerde, köylerde yaşıyor. Yaptıkları işler çoğunlukla çiftçilik ve hayvancılık. Eğitim seviyeleri de Bulgarlar’a göre daha geri durumda, kamu görevi ve devlet bürokrasisinde fazla yer bulamamışlar. Ticaret ve sanat yaşamında da göze görünür bir durum yok.

ATA TOPRAKLARI
Sofya Merkez Banyabaşı (Kadı Seyfullah Efendi) Camisi

Sofya’da en görkemli binalar devlete ait olanlardır. Bu binalar da 1940’lı yıllarda doğu blokuna dahil olduğu süre içerisinde SSCB (Sovyetler) Ruslar tarafından yapılmış. Bu binalar şu an Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık binaları..vs. olarak kullanılıyor. Bunların bulunduğu binaların arasından geçerken büyük bir giriş kapısı olan bir bina ve kapısında iki nöbetçi dikkatimizi çekti.

ATA TOPRAKLARI
Bulgaristan Cuhurbaşkanlığı Binası

Rehberimiz bu binanın Cumhurbaşkanının çalışma ofisi olduğunu ve kapıda sadece iki nöbetçi bulunduğunu söyledi. Hayretler içerisinde kaldık. Ülkemizde devlet adamlarımızın yüzlerce koruma ile korunduğunu, onlarca lüks araçla seyahat ettiğini, Cumhurbaşkanımızın binin üzerinde odası olan özel bir sarayda çalıştığını ve yaşadığını düşündükçe bu durumu nasıl değerlendireceğimizi bilemedik. Halktan destek aldığını düşünen seçilmiş kişilerin korkularını, neden bu saraylara ihtiyaç duyulduğunu anlamakta zorlandık.

ATA TOPRAKLARI
Kahve molası

Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya’da Ataşemiliter olduğu süre içerisinde sık sık uğradığı pastaneye uğrayıp biz de onu anarak eşim Fergül’le birer kahve içtik. Hoş bir mekan.

Sofya’da Vitoşa dağı yönündeki semtinde yer alan bir otelde konakladık. Bir gece öncesini yolda ve otobüsümüzde geçirmiş olmanın yorgunluğu ile erkenden uyuduk. Rahat sayılabilecek bir oteldi. Sabah buradan dinlenmiş olarak Sırbistan’ın başşehri Belgrad’a doğru yola çıktık. Sofya şehir trafiği komşu ülke olarak bizim ülkemize benziyordu. Şehirden ayrılıp Belgrat yoluna girmek epey zamanımızı aldı. Yol yapım çalışmaları da işimizi zorlaştırıyordu.

Zor da olsa biraz zaman kaybıyla yeni hedefimize ulaşmak üzere yol almaya başladık. Şehri terk edişimizden 30 km kadar sonra dağlık bir alana girdik. Her iki taraflı yüksek tepeler vardı. Sarp ve önemli bir geçitti, yer yer tünellerle yolumuza devam ettik. Yani bir coğrafyayı tanımak, yeni şehirler görmek, burada yaşayanların bizim ülkemize benzer ve farklı yönlerini düşünerek, Ata topraklarımızdan biraz da içimiz buruk olarak ayrıldık.

Filtreler:

Yorumunuz