İki Kentin Hikayesi

İki Kentin Hikayesi

C. Dickens?ın ünlü romanının başlığını çaldım.
Sözünü ettiğim iki kentten birisi için, dünyada ortasından deniz geçen tek kent denir. Bu güzel bir tanımlamadır. Ama kent, ortasından geçen denizin pek farkında değildir. Kalbi ve göğsünü ikiye şak edip iki yana savurmuştur. Kent denize küs gibidir. Oysa deniz ortasından geçmekle kalmaz, küçük koylarla, haliçle o kente sokulmaya çalışır. Diğer kentin ise deniz ortasında geçmez, kıyısından geçer. Kıyısından geçerken de belki kente yüz bile vermez. Ama yine de pek hoyrat sayılmaz. Çünkü kentin kalbini ve göğsünü tam ortadan ikiye şak etmemiştir. Ama kent, denize küs değildir, kalbini sunar. Hayatının içine alır. Deniz onun tenini yalayarak geçer gider. Kent için deniz bir lüks ve ayrıcalık nesnesi ve mekânı oluşturmaz asla. Kıyısında herkese kardeşçe yer vardır. İster dalgakıranın ucundaki kayalıklarda, isterse kıyıdaki bir balık lokantasında, ya da biraz yukardan bakan bir tepede. Herkese deniz vardır. Herkesin denizidir.
Bazen, tuhaftır iyi şeyler de oluyor. İnsanlar iyi şeyler yapıyor. İnsana ilişkin umudumuz, tasarımlarımız doğrulanıyor ve şaşakalıyoruz.
Bir kentin insanları yüz yüze bakıyor, birbirleriyle konuşuyor, emek ediyor, elbirliği güçbirliği derken bir insanlık kültürü yaratıyor. Bunu yaparken de, ne sloganlar, ne medya planlamaları ne şatafatlı bol sözler. İnsanın yaratıcı emeği bir araya gelince ortaya insanın yüz güldüren yapıtı ortaya çıkıyor. İri sloganlara, bilboardlarda parlak afişlere gerek duyulmadan kültürle hemhal olunuyor.
Bu kentin insanları, beş altı yıl önce üç p?nin olmadığı bir etkinlik başardı. Kentin tamamını kucaklayan seksen örgüt bir araya geldi. Yılda bir günü parasız gün ilan ettiler. O gün ne para ne politika ne protokol. Herkes elindeki her şeyi o gün bedava verdi. İnsanlar karınlarını lokantada değil, balıkçıların pişirdiği sardalya ile doyurdu. Sonra gitti bedava şarap, bira içti. Kola bile bedavaydı. Çevre ilçeler de uydu bu imeceye; domatesleri traktörlere yükleyip geldiler.
Sabahtan çocuklarla gönüllüler sanat etkinlikleri yaptılar. Önce çocukların sırası savıldı.
Bunlar içkinin fazla kaçırıldığı bir akşamın ucuz romantik düşleri değil. Bunlar bir kentte iki yıl aynen yaşandı. Gerisi gelmedi, olsun, ille de gelmek zorunda değil. Doğru bir deneyimdi, yaşandı ve yaşanılırlığı kanıtlandı.
Şimdi o kent, ?başkent? olmadan ?kültürümüz budur abiler? deyip işe koyuldu. Yine, dışa dönük şatafattan uzak, kendilerine ve kentli yüzlerine bakarak. Herkese ne yaptıklarını göstermek için değil, gerçekte de yapmak için işe koyulma soyluluğu içinde. Bir yıl sürecek bir kültür programını uygulamaya koyuldular. Uzak Asya?lı Şaman Nikolay?ın dediği gibi, insanların birbirinin yüzüne bakmadığı bir şehirde barış ve mutluluk olmaz..
Bir kentin kentliliği, evle apartmanla, altyapıyla, kaldırımla ölçülmez. Öncelikle ölçütte zamansal bir nitelik gerekir. Sonra, bir kentin kentliliği, orada yaşayan ve orayı algılayan insanlarla ölçülür. Algılama burada başat eylemdir. Kentin insanları, yaşadıkları uzamı, mekânı algılamazsa, fark etmezse, orası ne denli, ?mamur? olursa olsun, ne denli ?kentsel dönüştürülmüş? olursa olsun yine de ?adam? olmaz. Çanakkale?de uygarca, İbn-i Haldun?un sözüyle tam bir ?medeni? olma durumu vardır. Çanakkale, doğru olanın, insana yakışanın, başka türlü bir kentin mümkün olmasının ne denli kolay olduğuna küçük bir örnek.
İki şehir dedim ve birinin öyküsünü anlattım. Diğerin, ?Başkent? olanın ise, öyküsü yok, kültür adıyla yaşanan ikiyüzlülükler var.
Bir kent sevgili olabiliyor insana. Çanakkale, adı savaşla anılsa da, bir barış ve kültür kentidir. Kentimiz kültürün değil, kendinin başkentidir abiler!
Haftanın dizesi, ?Akar ırmaklar çırılçıplak o kitaplarda? (Metin Cengiz, Şarkılar Kitabı, Papirus Y.)

[Kaynak: Birgün]

Yorumunuz