Çanakkale İçinde
Helen Doron Oksygen Haşere Böcek İlaçlama Anzac Hotels
  • #Deprem
  • #Kadın
  • 4.787 Görüntülenme

    Sokak Çocukları ve Kavgalar

    Şuayip Odabaşı Şuayip Odabaşı
    [İçeriğin tümü için...]
    REKLAM
    Aralık 3, 2009

    Hep düşünmüşümdür.
    Dünya’da çekilen filmlerde “rol icabı” olsa da, insanlar hiç kavga etmese.
    Hayali senaryolarla bile olsa, savaş filmleri yapılmasa.
    Çekilen her filmde, “sevgi” işlense.
    Sevgi, kardeşlik, arkadaşlık baş tacı edilse…
    İnsanlar sorunlarını, konuşa konuşa çözse…
    Bu filmleri izleyenler, şiddetten uzak dururlar mı acaba?
    Filmlerin etkisinde kalıp kardeşçe, dostça yaşarlar mı acaba?
    Acaba? Acaba?
    Günümüzde, dizilerde izlenen “sanal kahramanlar” taklit ediliyorsa, en çok “öldüren” kahraman oluyorsa…
    Umudum yok!
    Hiç öldürmeyen, kavga etmeyen eline silah almayı ret eden de kahraman olur mu acaba? Herhalde olur(!)
    Olmaz mı?
    Benim de, şüphelerim var.
    Bizim Yeniceli sinema yönetmenimiz, “Nuri Bilge Ceylan’ın” çektiği filmlerde hiç şiddet yok. Kavga yok. Pekâlâ, böyle filmlerde izlenebiliyor.
    Böyle filmlerin, bize kazandırdığı “olumlu davranışlar” küçümsenemez.
    Aslında biz, şiddeti “sinema filmlerinden ve televizyon dizilerinden” öğreniyoruz.
    Çok iyi de öğrendik.
    Uygulamalarımız, bunu ispatlıyor.
    70’li yıllarda, “Cüneyt Arkın” gibi sanatçılar sinemada adam döve döve bizi kavgaya alıştırdılar.
    Yabancı sinema filmleri, bizim yerli filmlerimizden “bin kat daha fazla şiddet” içeriyor.
    “Van Damme, Kung Fu, Rambo, Japon yakuza” gibi bir çok yabancı filmlerinde pırasa gibi adam doğranıyor.
    Şiddet içerikli filmleri izlete izlete, “öldürmeyi” doğal hale getirdiler.
    Polat Alemdar gibi, sanal “öldürücüler” kahraman oluyor böylece.
    Ne yaman çelişki.
    Günümüzde artık, ”yan baktı, düz baktı” “laf attı” kavgaları olduğu gibi, cinayetler bile işlenebiliyor.
    Yanlışlıkla, istemeden omuz dokundurmak kalabalıkta, cinayet sebebi olabiliyor.

    **

    Kavga etmek.
    Ne kadar, “ilkel bir davranış.”
    Sorunları halletmek için “dil” var.
    Söz var.
    Türkçe var.
    “Sözün bittiği yer” derler ya bazen.
    Aslında, sözün bittiği yer yok.
    Bu bir bahane. Saldırmak için bir bahane. Kavga etmek için bir bahane.
    Sabır, çok önemli bir fazilettir.
    Sabır, iyi bir terbiyedir.
    Sabretmek önemli.
    Sabreden, “beladan” uzaklaşmış olur.
    Her olayda, “kavgayı çözüm olarak görmek,” insanlıkla bağdaşmaz.
    Gözleyin hayvanları.
    Durup dururken kapışmazlar, kavga etmezler
    Eğer başka bir hayvan, “fitnelik” ederse o başka.
    Bir de, “açlık içgüdüsü” hayvanlar arasında kavga nedeni olabilir.
    Yiyecek için, kapışabilir hayvanlar.
    İnsanların, kavga eden hayvanları örnek alması gerekmiyor ki!
    Çalışkanlıkta, “karıncayı ve de arıyı” örnek al.
    “Tuvaletini yapıp gömen” kediyi örnek alsak, “en büyük çevreci” insanlar olur.
    İyi yüzmek için, yunusları örnek al.
    İyi ve güzel örnekleri al ve uygula.
    Bir insanın, “keçinin ve eşeğin” inadına ihtiyacı yok.
    Haklı olduğun her şeyde inatlaş. Hakkını ara.
    Ancak; kavga etme, öldürme.
    Bir türkü derki;
    “Boşuna kavgayı zahmet biliriz.”
    Bu Dünya’da “hiçbir şey kavga etmeye” değmez.
    Bir tek, ”vatan ve millet savunması” hariç.
    O büyük kavgaya da “savaş” diyorlar zaten.
    Savaş bile kurtuluş değil.
    En güzeli, “barış.”
    Boşuna dememişler; ”en kötü barış, en iyi savaştan daha iyidir” diye.

    **

     Sokak Çocukları ve Kavgalar
    Şuayip Odabaşı’nın Objektifinden…

    Ortaokul yıllarımda, Yenice’ye ilk defa gelmiş bir çocuk olarak çok çektim. Diğer arkadaşlarda, çok çekti.
    Köyümden ilk defa çıkmışım. Bilmediğim bir çevreye girmişim. Yabancı köpek gibi, kuyruğumuz apış aramızda gezdik aylarca.
    Yalnızdık.
    Arkamız yoktu.
    Tektik.
    Köylerden gelen başka arkadaşlarda vardı. Ancak, “birlikteliğimiz ve omuzdaşlığımız” yoktu.
    Bizim yaşımızda ya da bizden birazcık daha büyük, Yenice’nin şımarık çocukları, gruplar oluşturmuşlardı. Köylerden gelenlere, toplu hücum ederek “tek buldukları” yerlerde dövüyorlardı.
    Yerli/yabancı kavgaları.
    Uçak Sineması’nın önünde, üç veya dört kişinin saldırmasıyla çok dayak yedim.
    Sebepsiz, dövüyorlardı bizleri.
    Köylerden, Yenice’ye okula gelip de dayak yemeyen çok az kişi vardır 70’li yıllarda.
    Şimdilerde, bizi o yıllarda dövenlerle konuşuyoruz. Konuşuyoruz da, ben dayak yediğimi hiç unutmadım ki. Hep aklıma geliyor. Sevmiyorum, bizi gereksiz ve haksız yere dövüp hırpalayanları.
    Bu nedenle bazılarıyla samimi olamıyorum, arkadaşlık yapamıyorum. Isınamıyorum heriflere, kardeşim!
    Sevemiyorum, herifleri.
    Gönlüm hep buruk.
    Benim elimde değil. Gönlüm kırılmış zamanında. Kalbime, ateşten mühür basılmış.
    “Kırık şişe” yapıştırılsa da aynısı olmazmış. Bu soğukluğu, ben oluşturmadım.
    Olmuyor işte!
    Bu kırıklık ve soğuklukla yaşayıp gidiyoruz.
    Bu olaylardan, ben çok dersler aldım.
    Davranışlarıma, “kin ve nefret” yüklemiyorum.
    Yenice’de gördüğüm, “her yalnız insana” yardım etmeye ve korumaya çalışıyorum.

    **

     Sokak Çocukları ve Kavgalar
    Şuayip Odabaşı’nın Objektifinden…

    Peki, 2000′li yılların sonunda değişen bir şey var mı?
    Yok.
    Hala kavgalar oluyor.
    Gereksiz, kıskançlık kavgaları.
    Kız kavgaları.
    “Yerli-yabancı” kavgaları.
    Konu değişmedi.
    Yüksekokul öğrencileri dövülüyordu, düne kadar.
    Kim kimi koruyorsa?
    Gereksiz kavgalar…
    Hiç kimse oturup konuşarak çözüm aramıyor. “Var mı yok mu” kavga.
    Birileri çıkıp ta, “biz ne yapıyoruz” diye de sormuyor kendilerine.
    “Dostlukları, pekiştirecek davranışlar olsa…
    Değişik kültürlerden gelen gençlerle olumlu ilişkilerde bulunulsa…”
    Olmaz mı?
    Kim ne kaybeder?
    Kavga ile çok şey kaybedilir. Kaybettikte.
    “Dostlukla kaybedilen” bir şey gördünüz mü?

     Sokak Çocukları ve Kavgalar
    Şuayip Odabaşı’nın Objektifinden…

    **

    Tarih;15.10.2009. Saat 21.30 sıraları.
    Parkın karşısındaki, kahvenin önünde oturuyorum. Yanımda iki arkadaş daha var.
    On üç yaşlarında bir çocuk, soluk soluğa gelip yanımızda durdu.
    Yabancı olduğu belli.
    Yüzü gözü, kıpkırmızı. Tişörtü, yakasından aşağı doğru yırtılmış.
    Zor nefes alıyor. Belli ki çok korkmuş.
    “Ne oldu?” diye sordum.
    “Saldırdılar!” dedi.
    “Kim saldırdı?”
    İsimlerini saydı çocukların.
    Tam beş kişi.
    Hepsi, lise öğrencisi.
    Hepsi de Yenice’deki liselerde öğrenim görüyor.
    Bir çete oluşturmuş gençler.
    İçlerinde, Yeniceli olan yok. Hepsi köylerden, Yenice’ye göç etmiş ailelerin çocukları. Demek ki işler, tersine dönmüş.
    “Neden saldırdılar sana?”
    “Evden çağırdılar. Konuşacağız” dediler. “Gittim yanlarına,” bana saldırdılar vurdular.
    Saldıranların, isimlerini ve okullarını öğrendim.
    Çocuk, İstanbul’dan gelmiş. Bir memur çocuğu. İstanbul’da karşılaşmamış, böyle bir olayla. Küçücük Yenice’de, “yemiş dayağı.”
    Çocuk yanımızda otururken, çete elemanları toplu halde geçtiler. Birisinin elinde, birde sopa var. Çekinmeden sallıyor.
    Birisine bir vursa, “beyin kanamasından” insan mevta olur.
    Ne kadar basitleşmiş, insan dövmek.
    Çocuğu, şöyle bir gözledim.
    Arkadaşlarına karşı, “hatalı davranacak” birisine de benzemiyor.
    Diyelim ki, “dövülen çocuk” hata yaptı.
    Beş kişinin saldırıp, sopayla başına vurması mı gerekiyor?
    “İnsan hayatı,” bu kadar ucuz mu?
    Bu kadar kolay mı vurmak, insanını canını yakmak?
    Olmaz böyle bir şey!
    Hem sonra, bir öğrencinin saat 22.00’de sokakta ne işi var?
    Anne ve babaları uyuyor mu, bu gençlerin?
    Dövülen çocuk, “çağırmasalardı ben evden çıkmazdım” diyor.
    Anasız babasız, tek başına bir evde duruyor ya.
    Arkası yok ya.
    Destek çıkacak kimsesi yok ya.
    Garibim yalnız.
    Vur abalıya.

    **

    Kimse kusura bakmasın.
    Sokaklarda başıboş dolaşan köpeklere, “sokak köpeği” diyorlar.
    Sahipsiz, tasmalı sokak köpekleri de var. Evden kaçan, tasmalı köpekler.
    Anında ayak uyduruyorlar, sokak köpeklerine.
    Belirli yaş grubundaki çocuklarda; ne kadar eğitimli olursa olsunlar, “boş bırakıldıklarında” sokağın esiri olurlar.
    “Yasaklar ve kötülükler” her zaman ilgi çeker.
    “Kötü” sempatik görünür.
    “Her kötü alışkanlığın başlangıcı,” karanlıkta olur.
    Karanlık, “her kötülüğe” bir gerekçedir.
    Bakın; kavgalar hep gece karanlıkta, sokak aralarında olur.
    Saldırganlar aydınlığı sevmez. Vurdular mı karanlığa kaçarlar.
    Kötüler, karanlığı severler.
    “Geceleri kontrolsüz,” dışarı çıkan çocuklarınıza dikkat edin.
    “Nereye gittiklerini,” saat kaçta eve döneceklerini denetleyin.
    “Başıboş gezip tozmak,” özgürlük değildir.
    “Benim çocuğum yapmaz etmez” diyerek kendinizi avutmayın.
    “Umulmadık taş, baş yararmış”
    Baş yarıldıktan sonra, bazı şeylerin telafisi mümkün olmayabilir.
    “Serseriliğin primi yok.”
    Biliyorum ki, sokak köpeklerinin bile bir sahibi var.
    Çocuklarınıza, sahip çıkın.
    Bu gidişle, “sokak taşları da ipini koparırsa” şaşırmayın.
    O zaman, “taş yürekli kavgacılar” nereye sığınacaklar merak ediyorum.
    Birgün:
    “Bana ne!” diyerek yaşadığınız ortamda, ”başınıza bir taş gelirse, bu ne” diye bağırmayın.
    “Fırtınanın kopacağı,” hep önceden belli olur.
    Ne dersiniz?
    Çocuklar bir araya geldiklerinde “çete” olacaklarına, ”halay” çeksinler.
    Şarkılar söylesinler, spor yapsınlar.
    Bu iş, önemli bir iş.
    Hepimizin işi.
    “Hep birlikte çözmeliyiz”
    Hep birlikte.
    “Bana ne!” demek yok.
    “Sana ne!” demekte yok.
    Bu işi hep birlikte halledeceğiz.
    Söz mü?

    Yorumunuzu paylaşın:
    Yalova Restaurant
    GÖRSEL/LER
    Sokak Çocukları ve Kavgalar Fotoğraf yok Fotoğraf yok Çanakkale TV
    REKLAM

    SON HABERLER