Yeni Hemşehrilerimiz: “Yaşar Gürsoy”

Bu söyleşi serisinde, son yıllarda büyük şehirlerden Çanakkale’ye göç etmiş bir grup insanı yakından tanıyacağız. Sizlerin de göreceği gibi sahne sanatları, sinema, fotoğraf, gazetecilik, tasarım, edebiyat, müzik gibi alanlarda ulusal ve uluslararası ölçekte üretim yapan, yaratan ve düşünen bu insanlar, özgün donanım, bakış açısı ve vizyonlarıyla Çanakkale’de yaşamayı ve var olmayı seçmişler. Kendi alanlarının yerel ve küresel dinamiklerini takip eden, yaratıcılıkları ve kültürel üretimleriyle ön plana çıkan bu yeni hemşehrilerimizi daha yakından tanımanın vaktinin geldiğini düşünüyorum. Kültür, eğitim ve turizm odaklı gelişmeyi hedefleyen Çanakkale, yeni hemşehrileriyle kaynaşabildiği ve onlara potansiyellerini kente yansıtacakları alanlar açabildiği ölçüde zenginleşecek diye düşünüyorum.
Söyleşi serisi, benzer soruları kendime de yönelteceğim bir değerlendirme yazısıyla son bulacak. Ben de beş yıldır bu kentte yaşıyorum, yani bizzat yeni hemşehrilerinizden biriyim…
Deniz Erbaş

Deniz: Gazeteci, televizyoncu, araştırmacı ve yazar Yaşar Gürsoy. 1984-1994 arası basında Güneş, Hürriyet, Tempo Dergisi gibi ulusal yayınlarda, 1994-2014 tarihleri arasında ise televizyon sektöründe görev aldınız. Bu alanın en önemli isimleri diyebileceğimiz Çetin Emeç, Savaş Ay, Tuncay Özkan, Uğur Dündar, Haluk Şahin, Mehmet Ali Birand, Ali Kırca, Yılmaz Özdil, Mehmet Barlas gibi isimlerle çalıştınız. Türkiye televizyonculuğunun artık birer kült olmuş A Takımı, Siyaset Meydanı gibi programlarının yapımında görev aldınız. 16 yaşında başladığınız ve hem içinde büyüdüğünüz, hem de şekillenmesinde rol aldığınız Türkiye medya sektörünün hafızasını barındıran önemli temsilcilerindensiniz. Bu yoğun çalışmalarınızın yanı sıra on iki belgesel yaptınız ve ikisi roman ve deneme türünde toplam altı kitap yazdınız, yani kültürel üretimlerde de bulundunuz. Çanakkale’ye ilk ne zaman yerleşme kararı aldınız, nasıl bir motivasyonla geldiniz buraya?
Yaşar Gürsoy: Çanakkale’ye yerleşme planımın ilk nüveleri aslında yirmi yıl kadar önceye dayanıyor ama kesin olarak yerleşmeye üç yıl önce karar verdim ve iki yıldan beri de Çanakkale’de yaşıyorum. Neden Çanakkale? Ben bir Atatürk sevdalısıyım, doğma büyüme İstanbulluyum, kökenim Selanik, Atatürk’e olan ilgi belki oradan geliyor. Ailecek de Atatürkçüyüz. Bunun tabi mutlaka etkisi var. Çanakkale deyince akla Çanakkale Savaşı geliyor, Çanakkale Savaşı deyince de akla Mustafa Kemal ve silah arkadaşları geliyor. Türkiye’nin tapusunun alınmasındaki en önemli zaferlerden biri. Bu tabi işin siyasi boyutu. Duygusal yönden ise, Kuzey-Batı Ege beni her zaman kendine çekmiş bir bölge. Her insan için çekim gücü olan bir şehir, bir toprak parçası vardır, nedense beni de bu taraflar çekiyor. Özellikle Troya bölgesini kendime çok yakın buluyorum. Hektor’u Atatürk ile özdeşleştirebiliyorum hayal dünyamda. Buranın bitki örtüsünden tutun da, denizindeki balığına kadar, kimyası diyebileceğimiz şey çok ilgimi çekiyor. Dolayısıyla yıllardır özlemle andığım bir yerdi Çanakkale, işte kısmet oldu iki sene önce de yerleştim. Çanakkale İstanbul’a çok benziyor aslında; ortasından boğaz geçiyor, doğası güzel -eski İstanbul tabi yani İstanbul’un şu anki halini kastetmiyorum kesinlikle.
Meslek icabı dünyanın pek çok yerini gördüm, Türkiye’nin de her yerini gezdim, herhalde dört kez çevresini dolaşmışımdır. Kapikule’den Habur’a, Iğdır’dan Sarp’a kadar gitmediğim hiçbir yeri kalmadı. Türkiye’de ve dünyada içten hissederek en çok sevdiğim yer Çanakkale oldu.

Deniz: Peki gözlemleriniz neler Çanakkale’yle ilgili, burada yaşamak nasıl bir deneyim?
Yaşar: Dünyanın gidişatının yol açtığı bir takım bozulmalar var; dünya üzerindeki her yer bozulmaya, dönüşmeye mahkum. Ama Çanakkale yavaş yavaş bozuluyor. Bundan yirmi yıl önce de buralara gider gelirdim, çok çok daha güzeldi. Fakat ben Çanakkale’yi bir demokrasi laboratuarı gibi görüyorum, ya da incecik parmaklı zeki bir köylü kızın yaptığı bir el işi gibi. Her türlü dini motifi, otantik yapıyı, kültürel ve sosyo-psikolojik ortamı barındıran nefis bir yer. Bu bahsettiğim bozulmadan Çanakkale de tabi nasibini alıyor fakat buradaki bozulma insanlarının sayesinde çok ağır gidiyor. Bu da tabi sevindirici bir durum.
Mesela bozulmaya bir örnek trafik sorunu. Trafiğin sıkışık olduğu her kent psikolojik olarak yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Örneğin yolda duran bir araca kimse korna çalmıyor burada, ilk zamanlar ben her İstanbullu gibi kornaya basıyordum hemen, sonra baktım burada daha gevşek olmam lazım, daha yavaş akıyor hayat. Bu trafik sorunu büyürse kentin ritmi bozulur. Trafiğin akışı bir kentte her şeyi etkiliyor, bununla ilgili önlem alınmazsa, insanların yaşam kalitesi ve psikolojileri üzerinde etki yaratacaktır.
İnsanların genel yapısına gelecek olursak; Çanakkale insanı iyi anlamda çok rahat, hayata bakışları çok olumlu, geniş alanda düşünüyorlar. Belki de Türkiye’ye buradan yayılmış olabileceğini düşündüğüm bir ifade var: Sıkıntı yok. İki kelimeyle özetliyorlar. Sıkıntı olsa da “sıkıntı yok” diyebilmek insanın psikolojisini rahatlatıyor. Böylece herkes bu olumlu bakış açısıyla birbirini tetikliyor ve rahat bir ortam oluşmuş oluyor.

Deniz: Sizi tanıtırken belgesellerinizden bahsetmiştim. Türkiye’deki farklı illeri yöreleri “Türkiye’nin En Kuzeyi Sinop”, “Karadeniz’in İncisi Bafra”, “Sarayın Arka Bahçesi Safranbolu”, “Emeğin Başkenti Zonguldak” gibi isimlerle belgeselleştirdiniz. Çanakkale için bir belgesel çekseydiniz ismi ya da konusu ne olurdu? “Sıkıntı Yok, Çanakkale” mi mesela?

Yaşar GürsoyYaşar: Evet olabilir. Ama ben buraların en çok Troya kısmını merak ediyorum. Orayla ilgili çok önemli ve kapsamlı bir belgesel hazırlamak isterim. Troya’yı neden ele almak isterim? Doğu-Batı medeniyetler çatışmasını herkes bilir. Kitaplarımdan ikincisi “Atatürk ve Can Yoldaşı Nuri Conker”di. Nuri Conker Atatürk’ün çok yakın bir çocukluk arkadaşı, onu Kemal diye bilen tek kişi ve hayatının her döneminde Atatürk ile beraber savaşlarda bulunmuş en yakınındaki insan. 1915’te Conk Bayırı’nda Atatürk savaşı aslında biraz da onun sayesinde kazanıyor çünkü Nuri Conker çok iyi bir istihbaratçı ve düşmanın nereden geleceğini tahmin ediyor. Bu bilgiyi Atatürk’e verirken de şakağından vurularak yere düşüyor, tam bilincini kaybetmek üzereyken toprağın üzerine eliyle haritayı çizerek anlatıyor Atatürk’e. Conk Bayırı muharebesi de aslında bu bilgiyle kazanılıyor. Kurtuluş Savaşı’nda, Meclisin açılışında ve diğer tüm olaylarda da Nuri Conker ile birlikteler. İzmir’i düşmandan kurtardıklarında Atatürk, Nuri Conker’e “Hektor’un intikamını aldık” diyor. Yani Milattan önce yaşanmış Troya savaşından itibaren sürekli medeniyetler çatışması devam ediyor ve Troya bunun en önemli simgesi. O dönemlerde neler yaşanmış, gündelik hayattan tutun da kültürel yapıya kadar, bir Anadolu medeniyeti olan Troya’daki yaşamı çok merak ediyorum. Bununla ilgili bir belgesel çekmek isterdim.

Deniz: Kitap çalışmalarınıza devam ettiğinizi biliyoruz. Çanakkale’nin üretkenliğiniz üzerinde etkileri oldu mu?
Yaşar: Ben İstanbul’da yıllarca deniz kıyısında oturamadım, malum bayağı bir maliyetli. Burada şimdi denizin kıyısında Yeni Kordon’da oturma şansım oldu ve karşımda da Nazım Hikmet’in “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” dizesiyle resmettiği Gelibolu Yarımadası’nın ucu var. Her akşam oraya, Abide’ye bakmadan, Atatürk fotoğrafları incelemeden yatmıyorum diyebilirim. Orada başka bir ruh hali var; kapalı havalarda, yağmur yağdığında ya da güneş batarken oraya baktığımda hala o savaş devam ediyormuş gibi hissediyorum. Ama gündüz ya da sabah pırıl pırı güneşli bir havada gördüğümde de, hani Çanakkale için “Barışın Kenti” deniyor ya, işte tam da öyle bir his kaplıyor içimi; kafam çalışmaya başlıyor, zihnim berraklaşıyor. Kenti daha çok yer görebilmek için bisikletle geziyorum ve eski kordonun sonuna kadar kat ettiğim yol, denizle olan ilişki, denizin dalgası benim için müthiş bir motivasyon kaynağı oluyor. Bazen Çanakkale Savaşı’nın yapıldığı yerlerde geziyorum, ayağımı her bastığım yerde, altında birilerinin konuştuğunu hissediyorum. Sanki bize bir şey fısıldıyor, “sen de kendine düşen görevi yap, üret, bir kitap yaz, bir şiir yaz” diyor.

Deniz: Bu kentle ilgili geleceğe dönük projeleriniz, fikirleriniz var mı? Neler yapılmalı sizce?
Yaşar: Ben birlikten kuvvet doğacağına inanıyorum. Burada çok değerli arkadaşlar var, İstanbul gibi büyük şehirlerden de buraya göç edenler var, hatta benim ikna edip İstanbul’dan buraya getirdiğim arkadaşlarım var. Hep birlikte, bir araya gelerek, bu kent için çok güzel şeyler yapabiliriz hem fikir bazında hem de üretim olarak. Fakat bu tür girişimler için destek gerekiyor, özellikle yerel yönetimin desteği hayati bir önemde. Belediyenin bu tür şeylere açık olması, dışarıdan gelen insanları yeteneğine göre seçip etkin hale getirmesi, onların da fikirlerinden yararlanması gerekiyor. Ben gözlemliyorum mesela buraya gelenlerin çoğu hemen ya bir kafe açıyor, ya bir restoran. Hizmet sektörü önemli tabi ama çok fazla ön planda ve tek bir sektör üzerinden daha ne kadar devam edilebilir. Farklı yapılara, kültürel, düşünsel, yaratıcı sektörlerin de geliştirilmesine ihtiyaç var. Şu an söyleşi yaptığımız yere ilk kez geldim mesela, sakin, huzurlu bir mekan. Duvara çok güzel bir slogan yazmışlar “Bir kitap seç ve dünyayı sessize al” diyor; bu mesaj bile çok kıymetli. Yani yeme-içme, eğlence sektörü de önemli, insanların eğlenme ihtiyacı var ama dingin kalabilmek ve düşüncelere yoğunlaşmak de en az onun kadar önemli bir ihtiyaç. Mesela üniversitenin bir kütüphanesi var ama kent merkezinde de kapsamlı bir kütüphane olsa, çok faydalı olurdu. STK’ların, buraya eğitim için gelip burada kalmak isteyen gençlerin desteklenmesi, kent için geliştirilen farklı ve yaratıcı projelerin teşvik edilmesi gerekiyor. Bu genç enerji kent için çok önemli. Yapılan hizmetlerin ve projelerin de basın ve tanıtım büroları yoluyla duyurulması çok etkili olur. Şehre yakışacak şeyleri kolektif bir şekilde fikir üreterek, tartışarak oluşturmak lazım. Bunun için gereken maddi kaynağı da tamamen siyasetten bağımsız tutarak Belediye olur, Valilik olur, yetkililerin ve sorumluluk sahiplerinin yaratması gerekiyor.

Deniz: Yaşar Gürsoy, Çanakkale’ye dair gözlem ve görüşlerinizi bizlerle paylaştınız. Çok teşekkür ediyoruz.

Yaşar Gürsoy Yaşar Gürsoy’un son kitabı “Allah Kadını Yarattı – Devrimi Kadınlar Yapar” 2015 yılında İnkılap yayınlarından çıktı. Kitapta sanattan siyasete, akademi dünyasından sosyal hayata birçok alanda öne çıkan, ilklere imza atan, başarı hikâyeleriyle kendilerine hayran bırakan kadınlar anlatılıyor. “Amaç, genç kadınlarımızın geleceğe dair duruşlarını belirlerken geçmişte başarıya ulaşan kadınlarımızdan ilham almasıdır… Kadınlar… Kadınlarımız… Türkiye’nin kadınları…”

Filtreler:

Yorumunuz