Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Ağlatan Fotoğraflar

Ağlatan Fotoğraflar

Geri dönüp baktığımda, hayatın ne kadar hızlı tükendiğini görüyorum.

Görüyorum da bakmakta istemiyorum.

Yine de bakıyorum.

Hayat bana hiçbir şeyi hazır sunmadı.

Kolayca, bazı şeyler avucumun içine bırakılmadı.

Hep koştum birçok şeyin peşinden.

Tutabildim mi?

Hayır.

Tuttuklarımı da kuyruğundan yakaladığımdan elimde birkaç tüy kaldı.

O tüylerden de bir şey olmadı.

“Al bu parayı istediğini al” diyen bir büyüğüm hiç olmadı.

İstediğim zaman, bir pantolon gömlek alamadım.

Bir lokantaya girip de, istediğim kadar yemek yiyemedim.

Eğitim enstitüsünde okurken bile, dokuz kişi bir odada yattık. Her gün salçalı ekmek yedik.

Hatırlarım. Bir sıcak ekmek alırdım, içine de margarin yağı sürerdim. İçecek sokak çeşmesinden. 24 saat idare ederdim yerine göre. “Aç mısın?” diye soranlara da “tokum” derdim.

Birinin ekmeğini yiyip de, kendimi ezik hissetmedim hiç.

Bir bağlama sahibi olamadım ortaokul yıllarımda. Bağlama çalmak isteğim hep, içinde asılı kaldı bağlama, telleri kopuk, gövdesi çatlak. Otuz beş yaşımda bağlama çalma hevesime “kırkından sonra saza başlayan, mezarda çalar” sözleri takıldı.

Kırkından sonra saz çalınır. Elli yaşından sonra, zurnada çalınır, klarnette.

Şimdi her yerde bir sazım var. Evde, okulda, köyde?

Doğayı çok sevdiğim halde, küçüklüğümde bir fotoğraf makinem olmadı, olamazdı da. Çok pahalıydı, fotoğraf makineleri. Zaten para hiç yoktu.

Siyah beyaz fotoğraf çekmek, çektirmek benim gibi züğürtlerin işi değildi.

Çocukluğuma ait fotoğraflar, kendi gayretlerimle çekindiğim fotoğraflardır.

Ya İstanbul’dan ya da Almanya’dan gelen bir Almancının fotoğraf makinesi içine girmişimdir hep.

Bakıyorum da o fotoğraflara, hatırlıyorum o yılları.

Bazı fotoğraflar ağlatıyor beni.

*

Çocukluğumun geçtiği Sofular Köyü fotoğrafları.

İskender öğretmenimin çektiği toplu okul fotoğrafları. Bizi öyle bir dizmişti ki öğretmenimiz. Kendine de bir yer ayarlamıştı. Üçayak üstüne yerleştirdiği makinesini kurdu. Cırrrr diye bir ses devam ederken yerine koşarak geldi. Makine fotoğrafı çektiğini belli eden sesini bize duyurdu. İşte 1968 yılında bir anlık zaman, dondu kaldı. Herkes şimdi, o fotoğrafla anıyor o çocukluk günlerini.

Okul fotoğrafları ya da düğün fotoğraflar veya bayramlarda çekilen fotoğraflar.

Bir de asker uğurlama fotoğrafları.

Küçük radyoların çıktığı yıllarda, köyün govalak gençleri kucaklarına küçük radyoyu alıp, antenini de uzatıp poz verirlerdi.

Ne günlerdi o günler.

Birde eller bele konulup, fotoğraf çektiren efeler vardı.

Genç kızların örtünme takıntıları yoktu, saçlarını açıp öyle poz verirlerdi.

Şimdi bakıyorum böyle fotoğraflara, hüzün doluyor içim.

Bakıyorum, suretiyle bir fotoğrafta kıpırtısız duran bir çocuk, 25 yaşına gelmeden göçüp gitmiş dünyadan.

Bir fotoğrafta hatırası; hem tatlı hem acı.

*

Öğretmenliğe başladığım Ermenek’te, ilk göz ağrım olan öğrencilerimle çekindiğimiz iki toplu fotoğraf var. Siyah beyaz, iki fotoğraf. Sonraları bir arkadaşın abisinin, Fransa’dan getirdiği bir makine. Çekilen fotoğraflar. Beş yılda on fotoğraf, hepsi bu kadar.

Yinede, insanı alıp götürüyor bu fotoğraflar.

İnsanı koparan, koy veren fotoğraflar.

“Ne günlermiş” dedirtiyor insana.

*

İlk fotoğraf makinemi aldığımda çok sevinmiştim.

Bir gün evime bir genç geldi.

“Hocam ben bir ay sonra askere gideceğim. Bana fotoğraf çeker misin?”

Bu gencin boy fotoğraflarını çektim. Portre resimlerini çektim.

Makinemin içindeki pozları karta bastırmaya fırsat bile olmadı. Bir hafta sonra çocuk trafik kazasında öldü.

Ne yaparsın şimdi?

Bu genç sevdiğine verecekti o fotoğrafları, öyle gidecekti askere. Olmadı. Hayat devam etmedi. O gencin hayatı devam etmedi.

Bu fotoğraf çekme olayı, hayatımın en acı olayıdır.

*

Gençliğinde çok fakirlik çeken, daha sonra azmiyle zengin olan birisi şöyle demişti bana.

“Gençliğimde sağlıklıydım, bulup yiyemedim. Şimdi param pulum var, her şeyi buluyorum. Sağlığım gitti yine yiyemiyorum.”

Kapısının önünde mersedesi bırakıp gitti adam, giderken parasına puluna bile yiyemedi.

*

Şimdi benim, çok iyi olmasa da bir fotoğraf makinem var. Şimdiki güne şahitlik edecek fotoğraflar çekiyorum.

Bana yoldaşlık edecek bağlamam var. Öyle çok pahalı cafcaflı olmasa da, benimle sohbet edebiliyor. Benim duygularıma yol gösteriyor. Benimle birlikte ağlamasını gülmesini çok iyi biliyor.

*

Şimdiki fotoğraflara bakıp iç geçirmiyorum.

Geri dönüp baktığımda; çocukluğumun gençliğimin fotoğrafları elime geçtiğinde her şeye rağmen huzur buluyorum.

Lise yıllarındaki bir fotoğrafa bakıp; “kız hâlâ saçların özgür bir şekilde dalgalanıyor mu?” diye sormak hoşuma gidiyor.

Bir arkadaşın, önü yırtık kazağına takılmak bir fotoğrafta, hoşuma gidiyor.

Hoşuma gidiyor, bir fotoğrafın arkasındaki mekânları yeniden keşfetmek, gezmek, görmek?

Ağlatıyor beni eski fotoğraflar.

Ağlamakta hoşuma gidiyor.

Filtreler:

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir