Atatürk ve “Yeni Türkiye”
Büyük Millet Meclisi’nin 100. yılı anısına…

“…Bunu yalnız gelecek nesil görmeyecek, aynı zamanda mes’ut bir istikbal için taze bir ruh ve gergin bir adele ile mücadele yapmış olan bugünkü ihtiyarlar da hür insanların hür memleketinde yaşayacaklardır.”

Balkan mimarisine sahip dar pencereli, mütevazı bir evde dünyaya gelen Atatürk, 1904 yılında Erkânıharp zabiti olarak Suriye’de çalıştı. İstanbul’a döndükten sonra 1911 yılında bu sefer İtalyanlara karşı mücadele etmek üzere Trablusgarp’a gitti. Trablusgarp’ta bir başarı yakalayan Atatürk, 25 Kasım 1912 tarihinden itibaren Bolayır’da bulunan kolorduya tayin edildi. Tarihe olan merakını ve dünya tarihine yön verecek bir bilgiye sahip olduğunu burada yaptığı çalışmalardan tespit etmek mümkün olmuştur.

Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf Bey

Balkan Savaşı sırasından Akdeniz Boğazı Mürettep Kuvvetleri adı verilen Bolayır Kolordusu’nun Harekât Şubesi Müdürü ve aynı zamanda Kurmay Başkanı olan Binbaşı Mustafa Kemal ve Hamidiye Kruvazörü’nün Komutanı Hüseyin Rauf Bey.

Büyük İskender’in Anadolu topraklarına geçerken izlediği rotayı izleyerek Gelibolu’dan Anadolu Yakası’na geçti. Burada, dünya savaş, edebiyat, sanat tarihine damga vuran ve Doğu-Batı politikasının merkezi haline gelen Troia’yı ziyaret etti. Burada aldığı notlar ve yaptığı stratejik gözlemler Çanakkale Savaşlarına katıldığı 1915 yılında kendisini başarıya götürdü. 1915’in Ağustos ayında “Anafartalar Kahramanı” unvanını aldı. Çanakkale başarısı onu ön plana çıkardı. Artık kendisine Osmanlı ordusunda her zor durumun üstesinden gelebilecek kişi gözüyle bakılmaya başlandı. Diyarbakır bölgesinde Ruslara, Suriye’de İngilizlere karşı mücadele etti. Bu süreçte içinde bulunduğu zorluklar ve imkansızlıklar sürekli arttığı halde başarısını sürdürdü. “Geldikleri gibi giderler” sözünü söylediği İstanbul’da yaptığı çalışmalar, dönemin İngiliz hayranı olan hükümeti tarafından hiç de sıcak karşılanmadı.

Tam da bu dönemde ordusu olmayan bir Anadolu’ya sadece İstanbul’daki faaliyetlerine son vermek amacıyla ordu müfettişi olarak gönderildi.

Anadolu’ya geçtiğinde ise kendisi dışında umutları tamamen kırılan bir halkın varlığını gördü. Bu dönemde yaptığı toplantılar ve kongrelerle bir nevi gözlem yapıyor, halkın durumunu tartmaya çalışıyordu. Sakin ve emin adımlarla ilmek ilmek ördüğü bağımsızlık mücadelesinin bilinci her geçen gün artıyordu. İstanbul’dan kaçan ve kendisiyle aynı fikirde olan insanlar Anadolu’da ortaya çıkan mücadeleye bir ilmek daha atıyor ve halkın içindeki mücadele ruhu ve bağımsızlık inancı giderek artıyordu. Ankara’ya altı ay sonra vardığında ise Samsun’da yaktığı ateşin “Yeni Türkiye” ateşi olduğunu biliyordu.

Bugünkü Türkiye topraklarını dört bir yandan saran ve en verimli arazileri işgal eden büyük güçler, kendisini Anadolu’nun bozkırlarına hapsetmek ve çaresiz bırakarak teslim almak istiyorlardı. Fakat Anadolu halklarının desteğini ve gönlünü kazanan Atatürk, o bozkırların kayalarına ayaklarını dayamış ve arkasına aldığı milletiyle istikametinden emin olduğu bir hamle yapıyordu. Kendi iç siyasetleri ve karşılaştıkları direniş karşısında ilk pes eden Ruslar ve Fransızlar oldu. Daha sonra da Amerika ve İtalya taleplerinden vazgeçti. Geriye kalan İngiltere ve Yunanistan’a karşı çetin bir savaş başladı. Uzun süren savaşların ardından Büyük Alparslan’ın Anadolu’nun kapılarını açtığı gün olan 26 Ağustos 1071’de olduğu gibi gene bir 26 Ağustos sabahı 1922’de başlatılan taarruz sonucu düşman kuvvetlerinin komuta kademesi dahi ele geçiriliyordu. 30 Ağustos’ta ise büyük zaferini önündeki haritaya yumruğunu vurarak ve tarihin en büyük Doğu-Batı savaşı olan Troia Savaşı’na göndermede bulunup “işte şimdi Hektor’un öcünü aldım” diyerek ilan ediyordu.

Askeri zaferlerini siyasi zaferler izliyordu. Nihayetinde TBMM tarafından “Türkiye, sultanlar ve monarşik şekil olmadan Cumhuriyet devlet şekli ile idare olunacaktır. İlk Cumhurreisi Mustafa Kemal’dir” kararı veriliyordu (23 Ekim 1923).

Bu kararla askeri ve siyasi anlamda sorunların üstesinden gelen Atatürk, rahat bir şekilde “Yeni Türkiye”nin yol haritasını çıkarıyordu.

Prof. Dr. Fekete Lajos, o günkü Türkiye’yi şu şekilde tanımlıyordu;

“Ankara’nın yüksek kalesinden kerpiç evlerin üstünden uzaklara baktığı vakit kışın buzlu yazın çıplak yaylada memleketinin boşluğu, cansızlığı gözleri önünde tecessüm ediyordu: Ayaklarının altındaki şehir diğer bütün Türk şehirleri gibi bir harabe yığını… Köyler çiftçi evleri değil, adeta çamurdan yapılmış çadırlar, fırtınadan kaçan çobanların iltica edecekleri bir yer gibi idi, nehirler bataklık halinde… Ormanların içinde haydut, soyduğu yolcudan fidyei necat bekliyor. Memleketin her tarafında sanayi, ticaret küçük mikyasta… Mesafeler ölçülemeyecek derecede uzundur. Sivas Avrupa’dan, bugün Afganistan’daki Kâbil kadar uzaktır. Mutlakiyet terbiyesi alan köylü ve şehirli halk ihtilâl havasından çekinerek gayesiz ve maksatsız bir şekilde Asya ve Avrupa arasında, eski ve yeni âlem arasında bocalıyor. Hakikat, gözleri önünde, kalın bir sis tabakası halinde kendini gösteriyor ve istikbal bu müzlim perde arkasından sıyrılarak çıkmaktadır: Türkiye öyle bir devlet olacaktır ki, onu bütün dünya tekrar takdir edecektir. Harice karşı otoriter, dahilde nizamlı, zengin ve refah içinde…. …Bunu yalnız gelecek nesil görmeyecek, aynı zamanda mes’ut bir istikbal için taze bir ruh ve gergin bir adele ile mücadele yapmış olan bugünkü ihtiyarlar da hür insanların hür memleketinde yaşayacaklardır.”

Başlattığı kalkınma hareketine din alanında yaptığı reformlar eşlik ediyordu. Türkiye seri hamlelerle istikamet buluyordu. Artık yoluna emin adımlarla devam eden Atatürk’ün en önemli gördüğü şey ise “Yeni Türkiye”nin sağlam temelleri olmalıdır. Bu, “Yeni Türkiye” hayaliyle yola çıktığı günden beri içinde olan bir duygudur. Öyle ki harp sırasında ve Ankara işgal edilmek üzereyken bile kültür varlıklarını kayıt altına aldırmıştır.

Atatürk, Dolmabahçe'de açılan Tarih Sergisi'nde Fuat Köprülü'den bilgi alıyor.

Atatürk, Dolmabahçe’de açılan Tarih Sergisi’nde Fuat Köprülü’den bilgi alıyor.

Yazı inkılabı ile başlayan inkılaplar süreci, kılık kıyafet vb. ile devam ediyordu. Dil Devrimi ve Türk Tarih Tezi ise içerde ve dışarda bütün dikkatleri üzerine çeken büyük tartışmalara yol açan ve o dönemin ulusalcı politikaları içerisinde yer bulmak ve kendi ülkesini korumaya yönelik çabaların sonucuydu.

Atatürk bütün bu hamleleriyle aydınlık bir gelecek temin etmeyen Asyalı Müslüman kültürden ayrılarak milli bir benlik yaratmış ve kendi milletini diğer bazı kadim milletler gibi Araplaşmaktan kurtarmıştır. Kökleri Anadolu olan Avrupa medeniyetinin kendi milleti tarafından kabul edilmesini sağladı.

Büyük devletlerin bile hayal edemeyecekleri işleri kısa zamanda yapan Atatürk, hiçbir yabancı gücün yardımı olmadan kalkındırdığı “Yeni Türkiye”yi aynı zamanda bir bilim merkezi haline getirdi. Rahmet ve minnetle.