Bu yazımda arkadaşım Av. Ahmet Özsoy’un önerisi üzerine son okuduğum bir kitaptan alıntılar sunacağım. Kitabın adı “Şarkiyatçılık” yazarı ise “Edward Said”. Yazarın kendisi de şark kökenli, Kudüs doğumlu ve Filistinli Hristiyan bir ailenin çocuğu. Edward Said, karşılaştırmalı edebiyat profesörü olmasının yanı sıra Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkı için de uzun yıllar mücadele etmiş biri. “Şarkiyatçılık”, “Batı”nın “Doğu”ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulaması açısından 20. Yüzyılın en etkili kitaplarından biri sayılıyor. Kitap, batı insanının şarktan ne anladığını, daha doğrusu bu konuda yaratılmış olan algıları çok güzel bir biçimde ortaya koyuyor. Yazar da batılı şarkiyatçıların konu ile ilgili düşünce ve tespitlerini bu kitabında kendilerinden alıntılar yaparak anlatıyor.

Batının “şark meselesi” olarak adlandırılan bir politikasının eski tarihlerden beri var olduğu bilinen bir gerçek. Bu konu Osmanlı Devletini zayıflatma, bölme, parçalama, yok etme politikası olarak belleklerimizde yer etmişti. Bu kitapta konunun daha geniş kapsamlı olduğu, muhatabın Arap ve İslam ülkeleri olduğu anlaşılıyor. Osmanlı Devleti ve ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti de nüfusunun büyük bir çoğunluğu Müslüman bir ülke olduğu için batının bu politikasının kapsamı içerisinde yer alıyor. İslam coğrafyası hakkında yaratılmış bu algıların bilinmesinde yarar olduğunu düşünerek bu yazıyı kaleme aldım. Okunması kolay, akıcı bir yazı olmadığının farkındayım. Yapmaya çalıştığım kitabın kendimce önemli saydığım bölümlerini hiçbir ekleme ve yorum yapmadan sizlere aktarmaktır.

Kitaptan bölümler:

Washington’daki yüksek görevliler arasında ve sair çevrelerde Ortadoğu’nun haritasını değiştirmekten söz ediliyor sık sık. (Bu arada Büyük Ortadoğu Projesi de düşünülebilir). Şark Avrupa’nın sadece komşusu değil, Avrupa’nın en büyük, en zengin, en eski sömürgelerinin mekânı, uygarlıkları ile dillerinin kaynağı, kültürel rakibidir.

Batılı, Şarkın karşısına öncelikle bir Avrupalı ya da Amerikalı olarak çıkar, bireyliği arkadan gelir. Böyle bir durumda Avrupalı ya da Amerikalı olmaksa hiç mi hiç edilgen bir hal değildir. Bu, Şark’ta belirli bir çıkarı olan bir güce ait olduğunun, dahaönemlisi, neredeyse Homeros’un çağından beri belirli bir Şark müdahale tarihine sahip olan topraklara ait olduğunun, bulanıkça da olsa ayırdında olmak anlamına geliyordu, bugün de aynı anlama geliyor.(Neredeyse bin yıl boyunca Şarkdendiğinde anlaşılan şey Araplar ile İslam’dı.)

Şarkiyatçılığın temel koşulu dışsallaştırmadır. Şarkiyatçının Şarkı konuşturması, betimlemesi, Şarkın gizemlerini Batı için, Batı’ya anlaşılır kılmasıdır.

İngilizlerle Fransızların birbiriyle ve Şarkla enyoğun, enyakın, en karmaşık ilişkilerini kurdukları yer Yakındoğu’ydu, kültürel, ırksal temel özelliklerinin İslamiyet tarafından belirlendiğivarsayılan Arap topraklarıydı.

İslam söz konusu olduğunda, Avrupa’nın –her zaman saygısı değilse bile- korkusu yerinde bir korkuydu. Hz. Muhammedin 632 de ölmesinden sonra, askeri, ardından da kültürel ve dinsel İslam hâkimiyeti olağanüstü bir artış gösterdi.Önce İran, Suriye, Mısır, ardından Türkiye, sonra da Kuzey Afrika Müslüman ordularının eline geçti; 8. ve 9. Yüzyıllarda İspanya, Sicilya ve Fransa’nın bazı bölgeleri fethedildi. 13 ve 14. y. yıllara gelindiğinde İslamegemenliği doğuda Hindistan, Endonezya’ya, Çin’e kadar uzanmıştı. Avrupa bu eşi görülmedik saldırı karşısında dehşetten, saygıyla karışık korkudan başka pek bir tepki gösteremiyordu.

17. yüzyılın sonuna değin “Osmanlı tehdidi” tüm Hristiyan uygarlığı için sürekli bir tehlikenin temsilcisi olarak Avrupa’nın yanı başında pusuda bekledi. 7. yüzyılın sonundan 1571 İnebahtı Savaşına değin, gerek Araplara ve Osmanlı’ya özgü biçimiyle  gerekse Kuzey Afrika’yla İspanya’ya özgü biçimiyle İslam, Avrupa Hristiyanlığına egemen olmuş ya da onu fiilen tehdit etmişti. İslam’ın Roma’ya üstün gelmesi, Roma’yı gölgede bırakması, geçmişte ya da günümüzde hiçbir Avrupalının zihninden silinmiş olamaz.

Ockley, Avrupalı Hristiyanların felsefeyle ilk tanışmalarını Müslümanlara borçlu olduğunu belirtmişti.

Napolyon Mısır seferi sırasında kendini Mısırlılara zorla benimsetmek için gücünün yetersiz kaldığını görür gibi olduğunda,  yerel imamlara, kadılara, müftülere, ulemaya, Kur’an’ı Grande Armee (Fransız ordusu) lehinde tefsir ettirmeye çalıştı. Bu amaçla ulemadan El- Ezher’de hocalık yapan altmış kişi Napolyon’un karargâhına davet edilip Grande Armee nişanları verildi. Napolyon’un İslam ile Hz. Muhammet’e duyduğu hayranlıkla, çok iyi bilir gibi göründüğü Kur’ana duyduğu, açıkça da gösterdiği saygıyla kendilerini pohpohlamasına izin verdiler. Taktik işe yaradı. Kahire halkı kısa sürede işgalcilere duyduğu güvensizlikten kurtulmaya başladı. Şarkın ilk modern fatihi Napolyon’dur. Şarkın önce bilinmesi, sonra istila edilip mülk edinilmesi, ardından da yeniden yaratılması gerekiyordu.

Şarkiyatçının Şarkı, Şarkın kendisi değil, Şarklılaştırılmış Şark’tır.

(Şarkiyatçılar tarafından) Beyaz, orta sınıf bir batılı beyaz olmayan bir dünyayı yalnız idare etmenin değil bu dünyaya sahip olmanın da kendisinin insani ayrıcalığı olduğuna inanır. Çünkü Şark’lı kendisi gibi tam anlamıyla insan değildir.Avrupalının akıl yürütmeleri sağlamdır, olguları açıklarken belirsizliklerden kaçınır, mantık dersi almamış olabilir, ama doğuştan mantıkçıdır. Doğası gereği kuşkucudur, bir önermenin doğruluğunu kabul etmezden önce kanıt ister… Bunun ardından Şarklılar ya da Arapların budalalığı, mantıksızlığı, ahlaksızlığı enerji ve girişkenlik yoksunluğu, uyuşukluğu, aşırı dalkavukluğu, dümen çeviriciliği, kurnazlığı, yalancılığı, hayvanlara eziyet edişleri, şehvet düşkünlükleri sergilenir

Modern Şarkiyatçılık 18. yüzyıl Avrupa kültürünün dünyevileştirici ögelerinden türemiştir. Birinci Dünya Savaşı sonuna değin Avrupa, dünyanın yüzde 85 ini sömürgeleştirmişti. Kısa yoldan gidip modernŞarkiyatçılığın hem emperyalizmin, hem de sömürgeciliğin bir yönü olduğunu söylemek su götürmez bir gerçeği dile getirmektir.

Şark araştırmalarının herkesçe bilinmesi caiz değildir; zaten Şarka ilgi duyan, ama Şark’ı daha iyi, daha düzenli bir biçimde tanımak isteyenlere aktarılır. Bu noktada pedagojidisiplininin çekiciliğinden çok etkililiği söz konusudur.

Samiler (orta doğu halkları) hiçbir söylen (fikir) sanat, ticaret, uygarlık üretmemiş azılı tek tanrıcılardır; bilinçleri dar, katı bir bilinçtir.

Onlar kendilerini temsil edemezler temsil edilmeleri gerekir. (Marx) Temsilin dışsallığı her zaman “Şark kendini temsil edebilseydi, ederdi zaten” türündeki beylik düşünceye dayanır.

Şarkiyatçı Şark’ı taklit edebilir, ama bunun tersi geçerli değildir. Bundan ötürü de Şarkiyatçının Şark hakkında söylediklerinin, tek yönlü bir alışverişte ulaşılmış bir betimleme olarak anlaşılması gerekir. Şarklı konuşur, eylerken, Şarkiyatçı gözleyip kaydetmiştir.

Bu Arap diyarı mucizeler diyarıdır; gövermeyecek şey yoktur burada, yeri geldiğinde tüm budalalar, tüm yobazlar birer peygamber olup çıkabilirler bu diyarda. (Lamartine)

Mısır’ın kazanılması gereken bir hazine olduğunu, bu ülkenin Avrupa ihtirası karşısında Doğu’nun sunduğu en akıl çelici ödül olduğunu, Altın Boynuz’un (Haliç) bile daha akıl çelici olmadığını söylediğinde, fena halde nevi şahsına münhasır (kendine has, benzeri olmayan) bir Şark bilgisi ustasının sesinin Avrupa’nın Şark’a hükmetme ihtirasının sesini nasıl da biçimlendirdiğini, beslediğini görmek zorunda kalırız. (Burton)

Şarkiyatçılıkta ortaya çıkan Şark, Şark’ı Batı bilgisine, Batı bilincine, sonra da Batı egemenliğine taşıyan bir güçler öbeği, bütünü tarafından şekillendirilmiş bir temsil biçimleri dizgesidir. Şarkiyatçılık, Batı’dan güçsüz olduğu için Şark’a kararlı birbiçimde dayatılmış olan siyasal öğretidir temelde; Batı bu dayatmada Şark’ın güçsüzlüğüyle birlikte farklılığını da görmezden gelir.

Batı’daki Doğu’lu seyyahlar ileri bir kültürden bir şeyler öğrenmek, bu kültür karşısında şaşakalmak için oradaydılar; Şark’taki Batı’lı seyyahlar ise, yukarıda gördüğümüz gibi, çok farklı amaçların peşindeydiler. 1800 ile 1950 yılları arasında Yakınşark’ıele alan 60.000 kitap yazıldığı tahmin edilmektedir.

İslam, 8. yüzyıldan 16. yüzyıla değin süren siyasi ve askeri altınçağında hem Doğu’ya hem de Batı’ya egemendi. Sonraki yıllarda iktidar merkezi Batı’ya kaydı.

Kaderini yabancıların ellerine bırakan hiçbir halk belini doğrultamamıştır. Ulusların selamete kavuşmasının tek yolu, bu selameti kendi başlarına yaratmalarıdır. (Saint-MarcGirardin)

19. yüzyılın son otuz yılında Fransa’da duyulan yayılma hevesi, büyük ölçüde 1870-71 deki Prusya yenilgisini telafi etmek gibi açık bir istekten ve gene aynı derecede önemli bir diğer arzudan, İngilizlerin emperyal başarılarını yakalama arzusundan kaynaklanıyordu… Şark’la bağlantılı her konuda İngiltere’ye yetişip onu geçme kaygısı vardı Fransa’da.

Sömürgeleştirme, bir halkın yayılım gücüdür; o halkın yeniden üretme gücüdür, uzamda genişlemesi, çoğalmasıdır; evrenin ya da evrenin büyük bir kısmının, o halkın diline törelerine, fikirlerine, hukukuna tabi kılınmasıdır. (Leroy –Beaulieu)

Ancak, örtük Şarkiyatçı öğreti ile açık Şarkiyatçı deneyim arasındaki yakınlaşma hiçbir zaman Birinci Dünya Savaşının sonucu olarak Asya’daki Türk topraklarının parçalanmak üzere İngiltere ile Fransa tarafından gözden geçirilmesinde olduğu kadar çarpıcı bir biçimde ortaya çıkmadı.Ameliyat edilmek üzere, cerrah masasında, tüm zayıf yönlerini, ayrıca özelliklerini, topografik hatlarını gözler önüne seren Avrupa’nın Hasta Adamı(Osmanlı Devleti) yatıyordu.

Şarkiyatçı (Batılı Beyaz Adam) Şarklılar kendi kendilerini yönetmekten bi haber (habersiz) olduklarına göre, kendi iyilikleri için bu halde tutulmalarında yarar var diye düşünür. Ona göre İlkellik Şark’ın tabiatında vardı, ilkellik Şark’tı. … Şarklı insan öncelikle bir Şarklıydı, insanlığı ikincildi.

Hedef, Avrupa’nın ya da Avrupa ırkının, insanlığın Avrupalı olmayan kesimleri üzerinde egemenlik kurmasını sağlamaktı. Doğuyla kurdukları bağlantı onları baştan sona aşağılamaktan alıkoymadığı halde, onlar için temel mesele, Şark ile İslam’ı BeyazAdamın denetiminde tutmaktı. (Dougty, Lawrence, Hogart)

Lawrence’in çalışmalarının büyük dramı, Şark’ı harekete geçirme, ikinci olarak, bu harekete özünde batılı olan bir biçim dayatma, sonolarak da bu yeni yeni harekete geçirilmiş Şark’ı kişisel bir tasavvurda- başarısızlık ve ihanete uğramışlık duygusu bulunan – içerme mücadelesini simgeliyor olmasıdır.

Arapları, iple bağlarcasına fikirlere bağlamak mümkündü; Hiçbir Arap başarı ve başarı ile birlikte sorumluluk, görev, işe adanma gündeme gelene kadar kaçıp kurtulamayacaktı bağlarından. (Lawrence)

Araplar kendilerini kolay kandırılır kimseler olarak değil, açıkgöz, maddeci, sorgulayan, kuşkucu, kendi batıl inançlarıyla, adetleriyle dalga geçen, doğaüstü sınamalara düşkün kimseler olarak görürler; tüm bunları da tuhaf, uçarı bir edayla, neredeyse çocukça bir tutumla yaparlar.

İkinci Dünya Savaşından sonra Fransa ve İngiltere’nin yerini Amerikanhâkimiyeti aldı.Çok geniş bir çıkar ağı, eski sömürgeleştirilmiş dünyanın her parçasını ABD’ye bağlıyor bugün. NitekimAraplar Yahudilere musallat olan bir gölge sayılıyor.Bugün bir “Kahraman Yahudi” vardır. Bir de onun gizemli bir korkutuculuğa sahip sinsi gölgesi olan Arap-Şark’lı.

Şark’lı sinema ve televizyonlarda şehvet düşkünü, kana susamış bir namussuzdur. Cinselliğe aşırı düşkün bir ahlaksız, hakkını teslim etmek gerekirse zekice, alengirli dümenler çevirmeye muktedir, ama temelde sadist, kalleş, süfli biri olarak çıkar ortaya. Köle taciri, deveci, sarraf, yanardöner bir alçak: Sinema ve televizyonlarda geleneksel Arap rollerdir bunlar.

Sezar’ın işleri ile Tanrınınkileri birbirinden ayıramayan ya da sürekli gelişim halinde olan geleneksel bir toplumda, siyaset ile yaşamın diğer tüm yönleri arasındaki bağlantı her bir şeyin can damarıdır. Bugün Ortadoğu’da, sözgelimi bir erkeğin dört kadınla mı tek kadınla mı evleneceği, oruç tutup tutmayacağı, gayrimenkul edinip edinmeyeceği, vahye mi akla mı dayanacağı, hep birer siyasal mesele haline gelir.

Amerikan Şark’çılığı, savaş sonrası (II.Dünya Savaşı) dönemde kurulan askeri dil okulları; savaş sonrası dönemde Batılı olmayan dünyada birdenbire ortaya çıkan devlet veya özel şirket çıkarları; Sovyetler Birliğiyle girilen soğuk savaş mücadelesi;yenileşmeye, yeniden eğitilmeye hazır hale geldiği düşünülen Şark’lılara yönelik  geçmiş artığı bir misyonerlik tutumu gibi şeylerden türer. Amerikan düşüncesine karşı olan güçler komünizmve İslam’dır kuşkusuz. Buna karşı OrtadoğuEnstitüsü bu örgütlenmenin modeli oldu. Ortadoğu Araştırmalar Birliği (MESA); Fort Vakfı ile diğer vakıfların güçlü desteği, üniversitelere sunulan çeşitli federal destek programları; çeşitli federal araştırma tasarıları, Savunma Bakanlığı, RAND Kurumu, Hudson Enstitüsü gibi kurumlar tarafından gerçekleştirilen araştırma tasarıları; bankaların, petrol şirketlerinin, çok uluslu şirketlerin vb. danışmanlık ve lobicilik faaliyetleri doğup gelişti. Tabii ki şirket faaliyetlerini, vakıfları, misyonları, askeriyeyi, dışişlerini, akademik dünyaya bağlayan bir çıkarlar birliğini düzenleyen, “ahbap çavuş”lardan ya da “uzman”lardan oluşan bir takım ağlar vardır.

Bugün Ortadoğu’nun ayrıca Afrika ile Asya’nın birçok ülkesindeki siyasal çatışma ile olası devrimin ana kaynağı, sözde radikal milliyetçi rejimlerle hareketlerin, bağımsız olmanın getirdiği toplumsal, iktisadi, siyasal sorunları çözmek şöyle dursun, hale yola bile koymayı becerememeleridir. Ortadoğu’daki devletler iktisadi etkinliklerini denetim altına alıncaya, kendi teknolojilerini yaratıncaya ya da üretebilir hale gelinceye kadar devrim deneyimine ancak belli sınırlar içinde katılabileceklerdir.

ABD’de Arap ve İslam Şarkını incelemek üzere düzinelerce kuruluş varken, Şark’ta bölgede çok büyük bir iktisadi, siyasi etkiye sahip ABD’yi incelemeye yönelik tek bir kuruluş olmadığını görmek aydınlatıcı olur. Arap ve İslam dünyası Batı’nın piyasa sisteminin oltasına yakalanmış durumdadır. (Buna nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Türkiye de dahildir.)