Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Ege Denizi’ne zeytin ağacı dikmek

Ege Denizi’ne zeytin ağacı dikmek

BANU KİBAR ? Yerleşmiş düşmanlık algıları, verilmeyeceği düşünülen izinler, bulunmayacağı düşünülen sponsorlar… Hiçbiri bu uzun, güzel saçlı kadın için engel değil. Nilüfer Tarıkahya, 2001’de kurduğu Defne Derneği ile her sene farklı bir şehirde Türk-Yunan Dostluk Festivali düzenliyor. 12 yıldır süren festivaller sayesinde düşünülmeden kabul edileni ters yüz ediyor.

BARIŞA KURULAN SOFRA
– Herkes önlüklerini taksın. Masaların başına geçsin. Vaktimiz çok yok, biraz seri olalım.

Röportaj Atölyesi olarak 2013’ün son günlerinde Defne Derneği’nin daveti üzerine Gökçeada’dayız. Adaya iner inmez, bavullarımızı bırakıp otelin yanındaki mekana geçiyoruz. Barışa Kurulan Sofra etkinliğinde tanelerinin bereketine inanılan nohut yemeğini yapmak için toplanıyoruz.

Yukarıdaki otoriter cümlelerin sahibi Defne Derneği Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya. Bizi kendimize getiren uyarılarından sonra kimimiz soğan, kimimiz biber doğrayarak, güveçleri akşam için pişmeye hazır ediyoruz.

Hemen akabinde Gökçeada’nın sayılı kalmış Rum evlerinden birinde Rum yemeklerini tatmaya gidiyoruz. Uzun saçlı kadın, işi şansa bırakmadan gazeteci ve adaylarının oluşturduğu topluluğa defalarca yemeklerin isimlerini sayıyor: fava, humus, tavşan, karışık otlar, sarma, pilav, kereviz, lahana salatası…

BİR ADA HİKAYESİ
Biz hüzünlü adayı dolaşmaya başlarken otoriter ses aramızdan ayrılıyor. Tahminimiz akşamki yemek için hazırlıkların başında olduğu.

Tanışalı birkaç saat olmasına karşın etkisi ve sesi üzerimde, “Adayı sadece bakarak dolaşma, görerek, hissederek, sorgulayarak dolaş” dediğini duyar gibiyim. 2011 yılının Ağustos ayında geldiğimde tatilcilerin sırlarını sakladığı Gökçeada’nın gerçeklerini bulmak için elimde kitap, aklımda sorular gözümü dört açıyorum. Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi romanındaki, adada bir başına kalmış karakteri Vasili’nin yaşadığı gibi adayı yeniden keşfediyorum:

“İlerdeki, uzun bir dal üstünde tek başına açmış koyu pembe çiçeği gördü. Oraya yürüdü, dokunmadan kokladı… Bu adada doğmuş, büyümüş, doğudan batıya, kuzeyden güneye dolaşmış böyle uzun boylu, böyle güzel kokulu, böylesine kadife renkli, insanı durmadan okşayan bir renge rast gelmemişti.”

İlk geldiğimde de Kaleköy’ü, Bademli’yi, Tepeköy’ü gezmiştim. Gezmiştim de görmemiştim terk edilen evleri. Ziyaret ettiğim bir kiliseye ne güzel demiştim, bilmeden bu adanın 1951 yılında 10 kilise, 232 kır kiliseli bir ada olduğunu. Hayal bile etmemiştim Rum okullarında dersleri kıran çocukların büyük çınarlar altında oynadıklarını, çeşme başlarında ilk görüşte aşklarını.

Kendini göstermeye nazlanan güneş batıya döndükçe, biz köylerde gezdikçe sorular belirginleşti. Gökçeada, 1923’te Bozcada ve İstanbul ile birlikte mübadele dışında tutulmuştu ama yıllar içinde Rumlar neden adadan gitmişti? Bütün bir yılını, Türk-Yunan Dostluk Festivali’nin hazırlıkları ile geçiren uzun saçlı kadın olsaydı, nedenlerini belki şöyle anlatırdı:

? Kovucu faktörleri bomboş yollarında ilerlediğiniz her köyde görebilirsiniz: harabeye dönen eski okul binaları, ekilmeyen araziler, birkaç ibadet yeri ve neticesinde burada olmayan Rumlar. Rum okullarının kapatılması, tarım arazilerine el konması, balıkçılığın yasaklanması, sınırlandırılan et ticareti ve yarı açık hapishane başlıca nedenler. Okulların kapatılmasıyla bazı adalılar çocuklarını İstanbul’daki Rum okullarına göndererek geçici bir çözüm buldularsa da adaya kurulan yarı açık cezaevi ile hayatları karardı. Gündüzleri serbestçe dolaşan mahkûmlar yüzünden tecavüz, darp, hırsızlık ve iddialara göre cinayetler baş gösterdi. Rumların ticari hayatlarına getirilen kısıtlamalar, vergi yükleri, ellerinden ‘zorlama’ olmadan alınan varlıkları ile kötüleşen ekonomik durumları kalmak için neden bulmalarını zorlaştırdı.

DEFNE DERNEĞİ
Gitgide Defne Derneği’nin her yıl bin bir zorlukla düzenlediği Türk-Yunan Dostluk Festivali’nin önemini kavrıyorum. Yapıldığı her şehirde (Antalya, Rodos, İskeçe, Kavala, Nevşehir, İstanbul Adaları, Stuttgart, Gökçeada, Samothraki…) her iki ülkenin kapatmak istediği konuları aydınlatıyor, barışın simgesi zeytin ağacını diker gibi insanların zihinlerine yeni barış fikirleri, yeni sorgulamalar ekiyor, zamanla büyümesini sağlıyor. Gördüğüm manzara ile uzun saçlı kadının uğraşı beni bir an umutsuzluğa itiyor; zeytin ağacını Ege Denizi’ne diktiğini, suya ağaç dikmeğe çalıştığını düşünüyorum.

Akşam yemeğinden önce Gökçeada’nın yeni kaymakamına ziyarette bulunuyoruz, umut arıyoruz, soruyoruz. Sorularımızın altında “Gökçeada eski haline döner mi?” var. Eski hali olmasa bile iyileşmesi temennisi yatıyor. Temenniler ihtiyatlı bir devlet memurunun cevapları ile adanın sırlarına karışıyor. Nilüfer Tarıkahya bu ziyarette olsaydı ihtiyatı bir kenara bırakıp somut hedefler için karşısındakini zorlayacağını düşünüyorum.

NİLÜFER TARIKAHYA
Makam ziyareti ardından akşam yemeği için Zeytinli’deki Gökçeada-İmroz Koruma, Yardımlaşma, Geliştirme ve Yaşatma Derneği’nin salonuna doğru yola çıkıyoruz. Sabahki spor kıyafetinde bile boynunda şık bir eşarptan vazgeçmemiş uzun saçlı kadın için yemeğe üzerimi değiştirerek gitmem gerektiğini hissediyorum. Yanılmıyorum. Nilüfer Tarıkahya da sabahkinden farklı bir kıyafet ile bizi karşılıyor.

Masalara yerleşimimizi organize ediyor. Bizi Rumlar ile Türklerin dansa yaklaşımları arasındaki fark konusunda uyarıyor:
? Rumlar dansa kalkmamayı ayıplarlar. Türkler ise dans için hemen ortaya çıkmayı uygun bulmazlar ama biz bu gece dans edeceğiz.

Yerinde durmuyor. Masalar arasında dolaşıyor, bilgiler veriyor. Merak ediyorum bu çalışmalara nasıl başladı? İzliyorum, izledikçe cesaretim kırılıyor, sert bir havası var. Ne sormalıyım, nasıl sormalıyım dönüp duruyor kafamda. “Bana düşünülmemiş, cevabını zaten bulabileceğiniz sorularla gelmeyin.” diyor sanki.

Pes ettiğim bir vakit, arka masama oturuyor. Birden dönüyorum ve:
? Saçlarınız çok güzel. Ailenizde de mi böyle? diyerek saçma bir soru soruyorum.
Gülüyor.
? Evet, ailemden geliyor. Boya var tabi ama hiç beyazım yok aslında diyor.

Gelen sıcak cevap ile hemen dernek konusuna giriyorum. İçtenlikle cevaplıyor. Profesyonel rehberlik hayatında kendine hep “40 yaşında kendimi gönüllü işlere adayacağım” demiş ve 1999 depremi ile çalışmalarına başlamış.

İki yıl deprem bölgesindeki çocuklara eğitim alanında yardım etmiş. Depreme gelen Yunan yardım ekipleriyle tanışması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları ile Defne Derneği süreci hız kazanmış. 2001’de dernek kurulmuş. Hemen akabinde Bozcaada’da ilk Türk-Yunan Dostluk Festivali’ni gerçekleştirmişler.

Neredeyse hiç sabit durmazken, zor bulduğu bir molada bir şeyler atıştırmak için oturduğunda daha fazla meşgul etmek istemiyorum. Ara veriyorum. O gece bir daha öyle bir an yakalayamıyorum.

Otel odasına döndüğümde ertesi günkü Ortodoks ayininin özellikleri araştırmak için internete giriyorum fakat ayinden çok Nilüfer Tarıkahya araştırması yapıyorum. Defne Derneği’nin web sitesinin olmayışına şaşırıyorum, biraz sonra izleyeceğim bir videoda sitenin saldırılara maruz kalması nedeniyle açılmadığını öğreniyorum.

Bir zamanlar çok beğendiğim deniz üzerindeki bir kayığın radyosunda Türkçe şarkı ile başlayıp aynı ezgide Yunanca’ya dönen “yediğimiz bir, içtiğimiz bir, gülüp ağladığımız şarkılar bir, bu dostluk değil de nedir?” diyen reklamın Defne Derneği’ne ait olduğunu fark ediyorum.

Bir diğer linkten son festivalin (Gökçeada-Samothraki) basın toplantısına ulaşıyorum. Gazetecilere Samothraki’yi detaylı anlattıktan, merakı uyandırdıktan sonra oradan getirdiği lavantaları dağıtarak adayı toplantıya taşıyor. Tüm basın toplantısı boyunca açık fikirli olması beklenen gazetecilerden gizli Türklük, ezberletilmiş bilgi içeren soruları kimi zaman sinirlerine hakim olamayarak cevaplandırıyor, aydınlatmaya çalışıyor. Ertesi günü merak ederek uyuyorum.

ADADA İKİNCİ GÜN
Ertesi sabah erkenden Dereköy’e gidiyoruz. Uzun saçlı kadın bizimle. Öğreniyoruz ki bu köyün bir mahallesi tamamen yok olmuş. Köyün girişinde köpeği ile köylü bir Rum’a rastlıyoruz. Şimdi yazarken bir Rum’a rastlıyoruz demekten sıkıntı duyuyorum. Karşılaşma öncesinde edindiğimiz yok olan mahalle bilgisi ve ardından bu kişiyi görmemiz ile köpeğe belki de bir suçluluk duyarak sevgi gösterilerinde bulunuyoruz.

Gökçeada’da düzenlenen Türk-Yunan Dostluk Festivali’nde barışı simgeleyen beyaz şalların asıldığı 100 yılı aşkın tarihi olan çamaşırhane ilk ziyaret yerimiz. Eski ve üzgün bir yapı. Nilüfer Tarıkahya’dan çamaşırhanelerin köy kadınlarının sosyalleşme yerleri olduğu bilgisi geliyor. Bakıyorum, yeniden bakıyorum, gözlerimi kapıyorum ama yiyecekleri ile tüm günü buralarda çamaşır yıkayıp eğlenerek geçiren kadınlı-çocuklu toplulukları hayal edemiyorum.

Terk edilmiş köyden gördüklerimizi unutmak istercesine hızlı adımlar ile yolun diğer yanında bulunan kiliseye giriyoruz. İçeride papaz, yardımcısı ve beş, altı Rum var. Eskiden tüm köyün bazen tüm adanın katıldığı hem manevi zevk veren hem eğlendiren ayinlerini yaşatmak istercesine canla başla ayin yapıyorlar. Nilüfer Tarıkahya’nın karşısında oturuyorum. Ayinin sonuna doğru gözlerini siler gibi oluyor. Ayindeki dolaştırılan tütsüden olabilir sanıyorum. Aynı gün içinde bileceğim ki gözyaşları geçmişin yüklerinden arınmış, bu sevgi dolu insanlar için geliyor.

Ayin esnasında da yerinde durmayan Tarıkahya’dan papazın eşinin bizim için yaptığı yılbaşı arifesine özel tatlıların haberini alıyoruz. Sonrasında hep birlikte yabancısı olmadığımız tatlara dalıyoruz. Bir kez daha Türkiye-Yunanistan ortaklığını fark ediyoruz. Kilisenin önündeki alanda, birlikteliğimizden memnun çaylarımızı yudumluyoruz.

BARIŞA DÖNÜŞ
Gökçeada’da son durağımız merkezdeki pazar yeri. Gezimiz bitiyor olsa da uzun saçlı kadın pazar girişinde bizi uyarıyor:
? Feribotta yiyecek pek bir şey yok. Şu pastanede güzel şeyler bulabilirsiniz.

Nilüfer Tarıkahya’nın yanındayken kendinizi emniyette hissediyorsunuz çünkü bu yollardan birkaç defa geçen, olabilecekleri önceden gören birinden bilgi akışına tutuluyorsunuz.

Pazar sonrası otobüs ile Çanakkale’ye doğru devam ediyoruz. Çaprazımda oturuyor. Yunanca’yı 45 yaşında kendi kendine öğrendiğini, hatta sokaktaki tezgahtan aldığı bir kitapla başladığını anlatıyor. Birbiri ardına sevdiği Yunan yazarları sıralıyor. Petros Markaris, Yorgo Seferis, Ilias Venezis, Stratis Mirivilis. Bu yazarları Yunanca okuduğunu belirtiyor. “12 sene boyunca festival organizasyonlarında sponsor bulma, yetkili mercilerden izin alma… kolay değil.” diyor. Ama hiç havlu atmadığını da ekliyor. Bir önceki akşamdan edindiğim bilgiler geliyor gözümün önüne; festivaller boyunca paneller, sergiler, turlar, yemekler, toplantılar düzenleniyor. Böyle bir organizasyonun gerisinde bir de “olmaz, yürümez, yapılmaz” mantığı ile savaşacak ancak Nilüfer Tarıkahya olabilir diyorum.

Geriye dönüp bakıldığında Nilüfer Tarıkahya, kalıcı kinleri barındıran iki ülkenin ortasındaki denize, iki yakanın sembolü olan zeytin ağaçları dikmeye çalışıyor gibi gözüküyor. 1772’de adada doğan Bartholomeos Kutlumusianos’un 1803, 1809, 1812, 1830, 1837 yıllarında, kısaca tüm hayatı boyunca adada bir okul açmak için verdiği uğraşlar gibi. Bartholomeos göremese de ilk düzenli okul 1860’larda kuruluyor. Arada kesintiler olsa da 2013’te Zeytinli’de yeniden bir Rum okulu dersbaşı yapıyor.

Barış ve kültürel birleşme olmaz gibi mi geliyor? Zeytin ağacının denize dikileceğini düşünürsek evet, olmaz. Ama Ege Denizi’nin üzerinde çokça ada bulunduran bir deniz olduğunu düşünürsek hangisine ekerseniz o zeytin ağacı büyüyecektir. Nilüfer Tarıkahya’ın Gökçeada için dediği gibi:
? Bir barış adası ile başlayabilir her şey.

Otoriter sesini adaların her birinde barışa kurulan bir sofrada duymak dileğiyle:
? Herkes önlüklerini taksın. Masaların başına geçsin. Vaktimiz çok yok, biraz seri olalım.

‘ÇANAKKALE İÇİNDE’ Notu: Bu içerik Röportaj Atölyesi’nin izniyle, roportajatolyesi.com adresli web sitesinden alınmıştır.

Filtreler:

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir