Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
İda’nın Sarıkız’ı İda’nın Sarıkız’ı

İda’nın Sarıkız’ı

“Ali ERDİN.”

Havranlı bir öğretmen.

Körfezin yetiştirdiği, köy enstitülü bir yazardır.

Kısacası bir Kazdağlıdır.

Tanıdığım ilk canlı yazardır.

*

“Efsaneler, yakın ilişkilerde bulunduğu yörelerimizin ve toplumlarımızın sanatsal, kültürel dokularından mozayiğinden birer renk, birer parçadır.” der Ali Erdin.

Devam eder sözüne. “Efsanesi olmayan yöresel sanat dokusu, folklor dokusu, kültür dokusu düşünülemez. Ayrıca efsaneler, yaşayan toplumların sanatsal yeteneklerini, yaratıcılık güçlerini de işleyen sergileyen ve gelecek kuşaklara iletişim sağlayan köprüdür.” diyerek pekiştirir sözlerini.

*

Kazdağları mitoloji ile özdeşleşen bütünleşen bir dağdır.

Mitolojik adı “İda” dağıdır.

Kendi içinde barındırdığı, bir efsaneyle de adı “Kazdağı” olmuştur. Bir Sarıkız’ın güttüğü kazların adını alıvermiştir.

Mitolojide, Yunanistan’daki Olympos Dağı kadar önemli bir dağdır “İda.”

Tanrı Zeus ile karısı Hera ne kadar bilirlerse İda Dağı‘nı, bizim sarıkız daha fazlasını bilir.

Tanrı Zeus, karısı Hera’yı Afhrodite ile aldatıp ne kadar ihanet etmişse, bizim Sarıkız’da o kadar bağlı kalmış sevdasına.

Ali ERDİN;  “mitolojiyi, zengin doğal yapıyı ve tüm güzellikleri sinesinde toplayan Kazdağ’a birde “Sarıkız Efsanesi” eklenmiş zamanla,” der kitabının ön sözünde.

Aslında, “Kazdağ” kelimesi bana çok dar bir alanı anlatıyor. Bence “Kazdağları” demek daha bir özgürlük ve ferahlık veriyor bana.

Kazdağları’nın yaşayan ve yaşatılan en büyük efsanesidir, “Sarıkız.”

*

“Sarıkız Efsanesi’ni” günümüze uyarlayan, çevresinden ve yöreden derlediği bilgilerle yeniden yorumlayan yazarımız Ali ERDİN‘dir. “Kazdağı’nın Sarıkız Efsanesi” adını verdiği kitabı, ilk defa 1994 yılında yayınlanış.

*

Efsaneler, insanlara yapılan bir haksızlığı, haksızlığa karşı durmanın erdemliğini öğretir insanlara.

Efsanelerde, çok kötülerin karşısında çok iyiler vardır. Sayıları ve güçleri az olsa da, inançları ve eğilmeyen başlarıyla meydan okurlar, serlerini koyarlar orta yere.

Namussuzlara namus dersi veren Sarıkızlar vardır… Osmanlar, Mehmetler vardır…

Kazdağları’nın efsaneleri olmasaydı, içinde yaşadığımız bu dağ içinde yabani bir hayatı barındıran, ağaç topluluğundan başka, hiçbir şey olmazdı.

Tepesi kel, içi boş bir dağ olurdu.

Ruhu olmazdı, Kazdağlarının.

O dağ ki, Kazdağları…

Tahtacı Türkmenleri için, bir inancın sonsuza kadar sürdürülmesi…

Yörükler için, her baharda hayatın yeniden başlangıcıdır.

En öndeki mihmandarsa he zaman, saçlarını Kazdağları’nın rüzgârında savuran “Sarıkız.”

*

Ali ERDİN’in kitabının 16.sayfasından bir bölüm size.

 

Molla Ahmet’in sesi gürledi.

“Beni duyomun olum Osman, dalıverdin birden emme yol yorgunu musun yoğsam?”

Ağasının uyarısı üzerine Osman dalgınlığından sıyrılıp kendine geldi “Buyur ağam,sizi duyuyom ağam,bi yorgunluğum filanda yoktur ağam.”

“Pekey öyleyse gonuşam galik olum Osman. Adını örendik, şincide memleketini örene . Bakem memleket neresi olum Osman?”

“Memleketin doğma Agunya’dır.(agunya Çanakkale Yenice ilçesi)ağam.Agunya’nın bi köyünden.Eseler’den.Emme ağam,beş altı yaşımdan beridir onun bunun yanlarında, hep el kölerinde çobanlık,ırgatlık yaptım, köyümde de çok durmadım.En sonada işte Bayramiç köylerinde durdum, ordanda buri geçiverdim işte ağam.”

“Buraya gelmekle helbetteki çok eyi ettin Osman. Pekey senin anan, buban,kimin kimsen yok mudur?”

Yoktur ağam. Benim memlekette ne anam, ne bubam nede kimim kimsem hiç bi şeyim yoktur. İşte gördüğünüz biriyim ben ağam.”

Bir tarafta, hiçbir dönemde bitmeyen;

Molla Ahmetler…

Tombik Hasanlar…

Topal Rüstemler…

Çamır Mıstavalar…

Tilki İbramlar…

Kel Musa Kızı Fadimeler…

 

Bir tarafta;

Çoban Osmanlar…

Sinem kızlar…

Pembe kadınlar…

 

Çoban Osman’nın sevdası…

Sinemin yangınları…

Fitne fesat.

İftiralar…

Asılsız salamlalar…

Vicdansızlık…

Prim yapan ikiyüzlülükle…

 

Sarıkız Sinem.

Agunyalı Osman.

*

Sayfa 82.

Pembe kadın ne diyor, Asiye kadına;.

“Seni goca yalancı garı seni! Seni aşağılık garı seni! İşiniz gücünüz yok da gov uyduruyonuz, gov yapıyonuz. Garnınızı şişire şişire kıskançlıktan çatlayacanız, temelli. Birde çobanımıza iftira edin bakalım, çobanımızı kötüleyin. Yüzüne gözüne çamur bulaştırın bakalım. Nerden kapı köpeği olurmuş. Kapı köpeği varsa oda sensin. Yalancı garı, gocu garı seni!”

Asiye Kadın altta kalır mı;

“Eğer ben yalancıysam, eğer ben govcuysam, bana inanmasan git de Kel Musa gızı Fadime’ye sor bide. bakalım o ne deyecek. Senem gızın şu sırala bayırlada çobanınızla bal davrı fingirdeşiyo oynaşıyo işte. Bu gidişle oraspı olcak, gahbe olcak. gızın. O zaman ah çeçken neye vermedim gızımı tombik’lere decen, bizden sölemesi annadın mı?”

*

Dedikodular uzadı da uzadı.

Osman kendisini Gelin Kayası’ndan atıp öldü, Sinem’e verdiği sözü tuttu.

Senem “Sarıkız” oldu.

Pişmanlıklar…

Kavurmacılar Köyü’nün ve govgovcuların telef olmaları…

Bir haksızlığın arkasından haykıran insanlar…

İşte onlar, Sarıkız’ın türbesinin olduğu yerden, kollarını uzatıp körfezden su alabilirler.

Ellerini açtıklarında duaları ve dilekleri kabul olur.

“Kazdağı’nın en tepesi.

Kanatsız kuşun kafesi.

Yel estikçe gelir bana

O yarimin gül nefesi” (şuayipodabaşı…)

Kazdağları’nda kuşlar kanatsız uçarlar.

Bir tek kuşların kanatlarını, Sarıkız’a inananlar görürler.

Ali ERDİN’in kitabını, okumayı tavsiye ederim efendim.

Filtreler:
Görüntülenme: 103
Google Analytics verileri olup, manipüle edilemez bir kaynak kullanılmıştır. Günde bir kere güncellenmektedir.

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir