Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Kara Pazartesi

Kara Pazartesi

Kepezli Tolga BAŞARAN’a

Birçok çalışan, Pazartesi Gününü sevmezmiş.

Hatta Pazartesinin stresi ve karamsarlığı Pazar gününden başlarmış.

Pazartesi başladıktan sonra, günler çorap söküğü gibi gidermiş.

Gidermiş de.

Gitmiyor işte.

Bazen, sökülürken gavur düğümü oluveriyor her şey. İp kopuyor.

Tarih; 09.04.2012.

Günlerden Pazartesi,

Haftanın başı pazartesi.

Beyaz pazartesi değil işte.

Pazartesi, tam bir “kırmızı pazartesi”

Hem de, Gabriel Garcia Marguez’in “Kırmızı pazartesisi” gibi.

İnsanın içini sızlatan, pazartesi.

Bir cinayetin sonunda şahitler, çocuklar.

Yüzlerinde, bir tedirginliğin ayak izleri.

Çocukların yüzünü çizen, ayakkabı ökçesi gibi bir şey. Ölüm.

Dün, dünden önce önümde, takım elbisesiyle bana gülümseyen çocuk yok.

Kimseyi önemsemeden, bir Sezen Aksu şarkısının içinde gezinen çocuk yok.

İnadına bir takım elbise giyip okula gelen, sanki benim gözüme batan, ama kanatmayan çocuk yok artık.

Kara pazartesinin gelişini müjdeleyen gecede, derin bir uykuda nereye gittiğini, ne olduğunu bilemeyen, hiçbir şey anlayamayan çocuk yok artık.

Sevginin kanadığı bir yüreğin, ani hareketiyle yok edildi çocuk.

O uykudaydı.

Sesini bile duyamadı, ölümün.

Hiçbir şeyi fark edemedi.

Vedaları yüreğine kilitlemişti, aklında yoktu vedalaşmak. Aklında yoktu ölüm.

El bile edemedi, bakamadı, kalkamadı. Son yatağı kırmızı oldu.

Belirsiz bir düşmanlığın, belirsiz ve acımasız bir hareketiyle silindi gitti çocuk.

Kırmızıya boyandı, odanın duvarları.

Sönmüş ışıklar bile silemedi, kırmızının alev rengini.

Kırmızıya şahit oldu çocuklar.

“Ben gördüm” derken, yüzleri kırmızı pazartesiydi çocukların.

Kırmızı Pazartesi.

Aslında kara pazartesi.

Şahidi çok.

Şahidi yok.

Konuşan konuşuyor.

Susan dinliyor.

Bir cinnetin akıbetinde, yitip giderken, çığlıksız bir hayatın küçük bedenin, mekanı cennet olur mu bilemem.

Olur olur.

Kırmızı pazartesisi, yoktur cennetin.

Suçlayacak kimse yok.

“Neden oldu?” Sorusuna cevap verecek suçluda yok.

Kendisi giderken sonsuza, götürdüklerinin bize bıraktığı kırmızı pazartesi.

Üzgün ağlamaklı her şey.

*

Babası aslında çok severmiş O’nu.

Yanında gezdirirmiş.

Yanında da götürdü şimdi.

Sonsuza gittiler.

Bir musalla taşında, iki beden.

Birisi büyük, birisi küçük.

Pazartesi kanadı.

İnceden ince kanadı.

*

O yaşayabilirdi.

Yalnız gitmek isteseydi babası.

O pazartesinin, kırmızı olmasını istemezdi.

Onu arkadaşları çok seviyordu.

Herkes birbirini yiyebilirdi.

O’nu yiyecek kimse yoktu.

O’nun sevgisi başkaydı.

O’nun, “Andımızı” okuması bile bir başkaydı.

O’nun topa vuruşu anlamlıydı.

“Arka sokaklarda neler oluyor” şarkısı, O’nun söyleyişiyle anlamlıydı.

O yaşayabilirdi.

Aramızda olabilirdi.

Yok artık.

O yok.

O şimdi, bir tarla kuşunun garip öttüğü, bir pazartesinin sabahında, bir selvi ağacının gölgesinde, ibretlik bir abide gibi duracak, sonsuza kadar.

Kaybettiğim üçüncü öğrencim.

Okulumun bütün öğretmenlerinin çocuğu.

O herkesi gizli gizli ağlattı.

Pazartesi ağladı.

Kırmızıya boyandı yüzümüz, içtiğimiz su kırmızı oldu. Ellerimiz kırmızı ağladı.

Gözlerimizi Tolga’ya verdik.

Küçük Adam yok artık.

“Tolga BAŞARAN” yok artık.

Bu pazartesiyi sevmedim.

Ne yazık ki, pazartesiler hep gelecek.

Gelsin de…

Bu pazartesi, “Kırmızı Pazartesi” değil.

“Kara Pazartesi”

Filtreler:

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir