Kimliğiniz Lütfen !

Kepez; Çanakkale ile birleşmiş durumdaki belde. Eski İzmir Yolu üstünde, balıkçı lokantalarının olduğu yerden bir başlıyor sahil boyunca uzayıp gidiyor. Sahil boyu, evlerle iyice dolmuş. Ana bir yolun deniz yönünde, büyük bir otel, güzel sanatlar lisesi ve de iş merkezleri var? Kepez içinde, diyaliz merkezleri var. Uygulama otelleri ve başka okullar yer almakta. Birçok toplu konut alanı, Kurulmuş siteler. Otomobil sektörü, Kepez sınırları içinde, yeni İzmir Yolu üstünde sıralanmış.
70 yıllarda, bir tek konutun bile olmadığı sahilde, boş yer yok.
Gelişmekte ve büyümekte Kepez.
Upuzun Kepez yolu, merkezinde bir döner kavşakla sizi karşılarken, belediye binası ile göz göze geliyorsunuz.
Çanakkale ÇOMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi, kavşaktan sağa döndüğünüzde sizi selamlıyor.
Bir arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yeğenimin kalbinde ritim bozukluğu tespit edilmiş.
Mecburiyetten gittim Kepez’e.
Kepez Taksi” durağının tam karşısında yer alan bir meydana park ettim arabayı. Yan tarafta bir polis merkezi.
Kepez Taksi Durağı, bir park içinde. Park, bir yol boyunca devam ediyor. Gölgesi bol, yeşil bir park. Her yaşta insana uygun bir köşesi var.

Birden aklıma geldi.
Belediye başkanı, göreve başlayınca, “makam odasının” kapısını söktürmüş. Kapısız bir makam odasında oturuyormuş.
Gazeteler yazdı. Demek ki, şeffaf bir yönetim uygulanacak Kepez’de. Kapısı olmayan yerde üşür bu başkan. Neyse? Tedbirini almıştır.
Nasrettin Hoca?nın da Konya Ovası?nda kapısı olan, çiti olmayan bir tarlası vardı.
Yeğenimi bıraktım hastaneye, bekleyeceğim.
Kaldırımdayım.
Polis karakolu zannettiğim binanın önünde, demir parmaklıklar üstünde şişman bir bekçi oturuyor.
Önünde, bir otomobilin, beş kapısı da açık. Otomobilden bir müzik yükseliyor.
Ayağımı uzatırım parmaklık / Elimi uzatırım soğuk duvar / Oy kilit parmak demir soğuk duvar / Oy yandır geceler andır? Gaybana Gecelerin Esaretinde” Onur AKIN söylüyor. Adam temizliyor arabasını. Müziğin ritmine kapılıp, daha iyi siliyor camları.
Aklıma, “Leylim Ley” türküsünü dinlediği için dayak yiyen arkadaşlarım geliyor.
Kaldırımdan yürüyorum.
Yolda otomobil, ben kaldırımda, bekçi parmaklığın üstünde.
Aynı hizadayız.
Bir polis, mesai saatinde kendine ait otoyu temizliyor.
Sağ kapılar açık. Yol tarafından araçlar geçiyor, sol kapılarda açık.
Yürüyorum, hastaneye kadar. Bir inşaatta usta tuğla örüyor. Tuğla örüyor mu? Tuğlaları üst üste yığıyor mu? Anlayamadım. İzliyorum.
Malanın ucuna aldığı, azıcık harcı tuğlaya sürüyor. Tuğlayı yerine koyuyor. İki tuğlanın birbirisiyle sağlam bağlanacağına emin değilim. Usta, hızlı hızlı işini kıvırıyor.
Eğer o evde, bir gün duvara yaslanan birisi olursa duvar yıkılabilir.
Dönüyorum geriye. Park içinde çimler biçilmiş. Çöpçüler, anfi tiyatroda çöp topluyor. Birisi bana tuvalet soruyor. “En yakın camiye git diyorum.”
Polis merkezinin karşısındayım. Merkezin camları, demir parmaklık. Bir çocuk camdan bakıyor. Bekçi aynı yerinde. Otomobilde temizlik devam ediyor. Müzik değişmiş. Bir bayan söylüyor. “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı / Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı / Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı / Gittiler akşam olmadan ortalık karardı / Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız / O mahur beste çalar, müjganla ben ağlaşırız.” (Müjgan eski dilde “kirpik” demek. Müjgan bir bayan falan değil. Bu şiiri kimlere yazdığını da siz bulun) Attila İlhan şiirini, iyi bestelemiş Ahmet KAYA. Merkezin önünde, Ahmet KAYA. Devir değişti, herkeste değişti. Bırakalım önyargıyı.
Öyle bir yerde de, Ahmet Kaya şarkısı dinlemek, hala “yaman bir çelişki” oluyor işte.
Anfi tiyatroda bir genç. Kirli sakallı ve dağınık. Ayakları arasında, eski bir çanta. Sigarası ağzında.Günlük oyuncağı, cep telefonu elinde. Belli ki, bu coğrafyadan birisi değil.
Anfi Tiyatronun önünde, yeşillikler içinde bir at arabası. Görücüye çıktığı yerde, yılların yorgunluğundan iyice çökmüş yere. Ağaçları çürümüş, demir aksamları paslanmış. Işıklandırması bozulmuş. At gitmiş, arabacı gitmiş. Anıları bile kalmamış.
Küçük küçük büfeler. Hazır yemek satıcıları. Beklemekteler ders aralarını, okul çıkışlarını.
Birden dönüyorum arabayı park ettiğim yere. Arabada 80 yaşında halam, 78 yaşında babam var. Oturuyorlar. İkisinin de birer gözü görmüyor. Diğer gözleri de şöyle böyle.
Birer elma veriyorum onlara. Bir elmada ben alıyorum. Elimde, küçücük bir çakı. Ağır ağır elmayı yemeye çalışıyorum. Zaman geçsin.
Beklemek zor.
Bir tur daha atıyorum, hastaneye kadar.
Giderken baktım. Bekçi, iç kısımdaki bir bankta oturmaya devam ediyor. Yerini değiştirmiş. Polis temizlemeye devam ediyor arabasını. Otomobilden müzik yayını kesintisiz devam ediyor. Bir türkücü, “Fani kurmuşsun temeli / Bilmem sana ne demeli / Koca Mustafa Kemali / Yedin yine doymadın mı?” diye haykırıyor. Sıvas?ta, Madımak Oteli’nde yakılan Muhlis AKARSU ne güzel türkü yakmış.
Hastanenin önünde durdum. İnşaata baktım. Usta duvarı bitirmiş. Tuğlalar örülü mü, dizili mi, belli değil. Anlayamadım.
Yavaş yavaş döndüm geriye. Anfi tiyatronun yanından hastanenin fotoğrafını çektim. Bir de baktım. Tiyatronun, altı tuvalet. Biz adamı, camiye gönderdik.
Karşıda müzik kesilmişti. Otonun kapıları kapalıydı. Yüz kilodan fazla olan bekçi, hala oturuyordu yerinde. Oturaklı adam. Bir kaç gram daha, stok yapmıştır herhalde.
Sıkıldım. Durmadan, parkın içinde geziniyorum.
Bacaklarım ağrıdı.
Taksi durağının önünden geçtim karşıya. Arabaya yöneldim.
Arkamdan bir ses:
-Bakar mısınız!
-Evet
-Kimliğinizi görebilir miyim?
-Buyrun.
Arabada temizlik yapan memur bu. Göz ucuyla bakıyor kimliğime. Kimliğimi geri veriyor. Ben soruyorum.
-Nerden icap etti bu, kimlik kontrolü?
-İki saatten beri buralarda dolaşıyorsunuz da!
-Sende iki saatten beri araba temizliyorsun? Demedim.
Parkta, gezmekte suç oldu. Hem bir ben değilim ki parkta gezen.
Ben polise, hiçbir şey demedim. (Daha sonra kendisiyle konuştum.)
Polis otosunu yıkamaya gönül vereceğine, çevreyi gözleseydi. Durumu daha iyi algılardı. İki ihtiyarı görürdü. Benim otomobili fark ederdi. Şüphe çekmeyecek çok şeyi görürdü ve de bulurdu. Göremedi, işi vardı. En kolayını seçti. Kimliğiniz lütfen!
Kızdım içimden.
Ulan, tipim kaçık değil. Giyimim kuşamım idare eder. Şüpheli olsam, bok işim mi var polisin gözü önünde. Geri zekAlı mıyım ben?
On yıl, Batman?da çalıştım. Kimse kimlik sormadı. Batının en ucunda bir yere geldim. Birisi geldi, bana kimlik sordu.
Anla anlayabilirsen.
Kimliğe baktı, geri verdi.
Gidip, bilgisayarda adımı sorgulamadı.
Boşver, olur böyle şeyler.” diyorum. Yine de aklımdan gitmiyor. O çevrede birçok yabancı var. Şüpheli kişi, “bir tek ben.”
Acaba, beni Afganlılara mı benzetti?
Çokta benzerim ya!

Öğleden sonra, tekrar Kepez’e gittik. Tahlil sonuçlarını almak için.
Bekçi aynı yerinde oturuyor.
Deniz Polisi gelmiş.
Ben elimdeki kAğıt parçasını atmak için, çöp kutusu arıyorum. Buluyorum.
Elimdeki çöpü atıyorum. Attığım kağıt, yerde.
Bakıyorum çöp kutusunun içine.
Çöp kutusunun dibi yok.
Belediye Başkanının da makam odasının kapısı.
Belediye Başkanı, bu durumu görmez, göremez.
Görevliler niye görmüyor? Çöpleri boşaltanlar niye görmüyor? Sorunu halletmiyorlar.
Ne çöp kutusuymuş, içini doldur doldur, dolmuyor.

77-78 yıllarında Kepez’de, iki yıla yakın bir tahta barakada gecelerimi törpüledim.
Barakanın önünden boğazı seyrettim. Balık avladım. Fransız bir aileye, acılı patlıcan yedirip hoplattım.
Arkadaşlarımla güzellikler paylaştım. Esen deli poyrazla cebelleştim.
Benden kalan bir şey yok, o günlerden.

Her yer pay edilmiş.
Kepez’de yan gelip yatacak boş yer bile kalmamış. Toplu konutlar. Marketler, iş merkezleri, yollar, ışıklar…
Güzel bir yerleşim yeri olmuş belki de.
Benim anılarımdaki, kulübemin yeri belli değil.
Geriden kalan, bir şey yok.

Belli olan bir şeyler var.
Başkanın kapısız odası.
Dibi olmayan, çöp kutusu.
Bozuk at arabası.
Tuğlalar, usta ve mala.
Benim eskimiş kimliğim.
Ve bir polisin özel arabası.
Oturan ağır bekçi.
Camdan bakan çocuk.
Mülteci istekler.
Hint fakiri yatağım. Gaybana gecelerin esaretinde.
Yedin bizi! Doymadın Gaca Dünya!
Müzik / Hayat / Ölüm?

Kalbinin ritimlerine, dikkat et.
Gerisini boş ver.

Şuayip Odabaşı Son Yazıları...

Yorumlar...

    Henüz yorum yok...

Sizin Yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir