Mayıs ayı içinde Tekirdağ Atatürkçü Düşünce Derneğinin organizasyonunda Batı Trakya İllerine özellikle Osmanlı Döneminde Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeye yaptığımız geziye 10 Mayıs gününün sabahında İpsala sınır kapımızdan giriş yaparak başladık. Başta değerli dostum Sabri Işık ve derneğin değerli yöneticilerine teşekkürlerimi sunuyorum.Seçkin ve çok anlayışlı bir grupla yaptığımız bu gezimizin en azından benim açımdan amacına ulaştığını belirtmek istiyorum.

Sofulu
İpsala sınır kapımızdan girişte Türkiye’ye komşu Yunanistan İli Dedeağaç’tır. Ancak biz Dedeağaç’a varmadan kuzey yöne saparak gezi ve incelemelerimize 35 km kadar ileride bulunan Sofulu kasabasını ziyaretle başladık.

Sofulu, Meriç nehri kıyısında geceleri ışıkları Türkiye sınırından çok net olarak görülebilen bir yerleşim merkezi.

Sekiz-on bin nüfuslu bu kasabaya girişimizde çok yüksek olmayan binaları, bir-iki katlı tertemiz evleri, bakımlı bahçeleri, özenle düzenlenmiş ev balkonları ve bu balkonlardaki renk renk çiçekleri hatta mezarlıkları dikkatimizi çekti. Elbette bizim ülkemizde de özenle düzenlenmiş balkonu olan evler vardır, ancak burada olmayan eve rastlamak pek mümkün görünmüyor.

Sofulu’da İpek Böcekçiliği
Sofulu’da İpek Böcekçiliği çok eskilere dayanıyor. Bu çevredeki dut bahçelerinden de anlaşılıyor. İpeği ve İpekböceğini tanıtmak amacıyla eski tarihi yapılardan biri aslına uygun şekilde restore edilerek bir müze meydana getirilmiş. İpeğin elde edilişi tüm aşamaları ile sergileniyor. Video gösterimleri, tohumdan kozanın elde edilişine kadar ipek böceğinin geçirdiği evreler canlı olarak ve ipeğin elde edilişi tüm evreleri ile izleyicilere sunuluyor.

Müzede yapılan bu tanıtımdan sonra satış reyonuna davet edildik. Çıkışta gezi gurubumuzda bulunanların hepsinin ellerinde küçük, büyük çantalar içinde buradan aldıkları vardı. Demek ki iyi bir ticari faaliyet için iyi bir tanıtım gerekiyordu.

Bursa İlimiz ve çevresinde yapılan ipekböcekçiliğimiz ile ilgili bu şekilde bir tanıtım olup olmadığını düşündüm. Bu konuya iyimser yaklaşarak herhalde vardır demek istiyorum. Bursa’ya defalarca gitmiş olmama, kapalı çarşı ile civarında ve Koza Handa ipekli kumaşlar ve ipekli giyim eşyaları satan işyerlerini gördüğümü hatırlıyorum da böyle bir müze hatırlamıyorum.Yunanistan’da alınan her malın fiyatı bizim ülkemizdeki fiyatının iki katından daha pahalı. Bu durum dikkate alındığında Türk ipeğinin de çok daha geniş ve ekonomik bir pazara sahip olması ve bu yolla çok daha fazla gelir elde edilmesi gerekmez mi?

Bir yaşam biçimi olarak siesta
Müze çıkışında şehir içerisinde kısa süre dolaştık. Burada bulunduğumuzda vakit öğle saatleriydi. Çay bahçeleri diyeceğim ama Yunanistan’da çay içene rastlamadık, Cafe’ler tıklım tıklım doluydu. İnsanların tümü sanki yıllık izinlerini kullanıyor ve tatil yapıyorlardı. Cafe ve lokantaları sadece gençler değil gencinden yaşlısına her yaş gurubundan insanlar doldurmuştu. Hepsi şık giyimli ve rahat görünümlüydü.

Ticaret yapan dükkanların,iş yerlerinin tamamına yakını kapalıydı. Ekonomik krizde olan bir ülkede böylesine bir durum dikkat çekiciydi.

Daha sonra öğrendik ki bu durum Yunanlılar için yaşam biçimiymiş. Yunanlılar sabah erken iş yerlerine gidiyor,öğle saatlerine kadar çalışıyor. Daha sonra insanlar işini bırakarak, siesta yapıyorlarmış.(Siesta:Akdeniz Ülkeleri,İspanya,Meksika gibi ülkelerde her gün düzenli olarak yapılan öğle uykusu) Hava serinleyip akşam yaklaşınca iş yerleri tekrar açılıyor.

Siesta bizim toplumumuz için yabancı. Türkiye’de insanlar sabah öğle demeden, yasaların kabul ettiği sürenin de üzerinde çalışarak veya çalıştırılarak bile ihtiyaçlarını karşılayacak geliri elde edemezken bu ülkede insanların bu çalışma temposu ile nasıl yüksek standartta bir yaşam sürdürdüklerine akıl yürütmekte insan zorlanıyor.

Güneş enerjisi santralleri
Sofulu’dan geri dönerek Dedeağaaç’a uğramadan Gümülcine’ye doğru yol alıyoruz. Dedeağaç ziyaretimizi dönüşe bıraktık. Yol boyunca elektrik üretimi yapılan güneş enerjisi santralleri dikkatimizi çekiyor. Bazıları boş araziler üzerine bazıları da tarlalara konuşlandırılmış güneş panellerinde üretilen elektrik bir merkezde toplanarak kullanılır hale getiriliyor. Yunanistan Türkiye üzerinden giden doğalgaz hattı ile aldığı doğalgaz’ın dışa bağımlı ve pahalı bir enerji olduğunu çabuk fark ederek,bu yolla elektrik üretmeyi tercih etmiş görünüyor.

Bizim ülkemiz güneşten yararlanma yönünden belki daha avantajlı olmasına rağmen petrol ve doğalgaza bu ölçüde bağımlı kalınmasının sizce sebepleri ne olabilir? Ülkemizi yönetenler ne düşünüyorlardır? Akil insanlarımız raporlarında en uygun olarak hangisini önerirler. Bunun akla uygun bir açıklaması varsa elbette biz de öğrenmek isteriz.

Gümülcine’ye giden yollarda…
Yol kıyılarında minyatür kilise görünümlü yapılar dikkatimizi çekiyor. Bu şapellerin içine zaman zaman mum yakıldığı ve dua edildiği anlaşılıyor. Bu yapıların yaşanan bir trafik kazası sonrasında ölen kişileri veya önemli bir olayı anma adına yapıldığı rehberimiz tarafından bizlere aktarılıyor. Yerleşim merkezlerindeki kiliselerin durumu ve kiliselere halkın gösterdiği ilgi Rumların dindar bir toplun oldukları izlenimini yaratıyor.

Gümülcine’ye yaklaştıkça Türk köyleri dikkatimizi çekiyor. Bu köylerin hangisinin Türk köyü,hangisinin Rum köyü olduğunu anlamak dini yapılardan mümkün oluyor. Türk Köylerinde cami ve minare, Rum köylerinde kiliseler var.Bazı köylerde hem cami hem kilise var. Demek ki bu köy Türk ve Rumların birlikte yaşadıkları bir köydür. Türk köylerinin minareleri yüksek değil, Yunan Hükümetinin almış olduğu bir karara göre cami ve minarelerin boyu kiliselerin yüksekliğini aşmamalıymış. Gördüğümüz kadarıyla en çok Türk köyü Gümülcine, İskeçe arasında var.

Gümülcine’ye doğru yol alırken sağımızda Rodop Dağları yer alıyor. Rodoplar kuzey yönden Batı Trakya ovalarını Balkanların ve Doğu Avrupa’nın soğuk ikliminden korumak için adeta doğal bir kale oluşturmuş.

Bu verimli toprakların sınırlarımız dışında kalmış olmasına üzülerek gezimizi sürdürüyoruz. Bir sonraki yazımızda gezi notlarını paylaşmayı sürdüreceğiz.