Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Ölüler Kenti Ozanı’na Mektuplar*

Ölüler Kenti Ozanı’na Mektuplar*

27.Mektup:

Sevgili Yeğenim,                                                                                             Haziran-2013

Bu mektupta size iki anımı anlatayım. Nasip konusunda çok güzel bir kıssadan hisse vardır. Şöyle,

Adamın birisi bir salkım üzümü almış. Ağzına götürüp götürüp çekiyormuş. Birde homurdanıyormuş. “Nasip nasip diyorlar. Ne nasibi? Bu üzümü benden başka kimse yiyemez,” diye. Tam yemeye karar verip bir üzüm tanesini ısırmak istediğinde, üzüm tanesinin üstüne bir sarıca arı konmuş. Adam arıyla birlikte üzüm tanesini ağzına alınca, arı dilini ısırmış. Elindeki salkımı aşağı atmış üzüm tanesi ağzından fırlamış gitmiş. Bir salkım üzümü gözünün önünde tavuklar yemiş bitirmiş. Adam benim nasibim dediği üzümlerin kime nasip olduğunu görmüş. Söylediği sözleri nasip olarak yutabildi mi acaba? Bilinmez, ancak nasip olayı çok ilginç bir şeydir. Derler ya, “Kimse kimsenin nasibin yiyemez” İnanmak gerekir.

KISMETSE YERSİN

Bazı olaylar insanın isteği dışında gerçekleşir. Bir şey çok istenir, çok emek verilir. Ancak istediğinizi elde edemezsiniz. Elde etseniz bile sonuç sizin istediğiniz gibi olmaya bilir. Çalışır, yorulursunuz, şöyle bir duşa girip rahatlamak istersiniz, tam o sırada sular kesilir. Sanki sizin duşa girmenizi bekliyormuş gibi sular akmaz. Öfkelenir, sinirlenir, olayı kabullenmek zorunda kalırsınız. Bu ve buna benzer olaylar günlük hayatımızda başımıza hep gelir. Bizim isteğimizin dışında gelişen bu tür olaylara, bazıları şansızlık, bazıları da kader der. Anlatmak istediğim olay beni çok etkilemişti, sizlerle paylaşmak istedim. Bakalım siz nasıl yorumlayacaksınız.

2009 senesi sonu. O günlerde köyde kalıyorum. Kayın biraderle Edremit’e geldik.(Ahmet Kılıç) yazlıkları kontrol edip geri dönecektik. İşimizi bitirdikten sonra yemek için bir köfteciye gittik. Çarşamba olduğu için Edremit pazarı da var. Köfteci oldukça kalabalık. Sıra bekliyoruz. İnsan da yemek yiyenleri gördükçe, hem daha çok acıkıyor, hem de sabırsızlaşıyor. Karşımda oturan bir köy delikanlısı var. O da oldukça telaşlı bir şekilde garsona seslenerek, nerde kaldı bizim köfte diye sitem ediyor, bir taraftan da yavan ekmek yemeğe çalışıyor. Hemen kalkıp gidiverecekmiş gibi sıkıntılı bir hali var. Neyse bizden önce köftesi geldi, önüne kondu. Bir lokma almadan cep telefonu çaldı. Ağzından şu söz çıktı. “Yapma Be Dayı” dedi. Kalktı. Hayırdır, ne oldu dedim. “Annem ölmüş” dedi. Ahmet’le birbirimize baktık. Bizde doymuştuk. Yemek bize de zehir oldu.

DAĞ DEYİP DANK DİYE ATMA

Günümüz teknoloji sayesinde artık pek gizli şey kalmadı. Her konu ve bilgiler kısa zamanda insanlara ulaşabiliyor. Her konuda insanlar en doğru bilgiyi anında öğreniyor. Eskiden ağzı biraz laf yapan yalan yanlış konuşur, dinleyenler inanmasa da inanmış gibi görünürlerdi. Bu gün artık iletişim araçları ve internetten her türlü konuda en sağlıklı bilgiye ulaşmak mümkün. Bunlar gelecek kuşaklar için çok güzel ve olumlu şeyler. Olumsuz yönleri tartışılabilir. Belki okumayı biraz engelliyor olabilir. Hâlbuki bilgili ve donanımlı olmanın kurallarından biride çok okuyup, çok araştırmaktır. Gençlerimiz onun da çözümünü bulacaklardır. Onlara güvenim sonsuz. Yeter ki çağa ayak uydursunlar. Yeniliklere açık olsunlar.

Yazının başlığı ile ilgili iki anımı paylaşmak için bu yazıyı kaleme aldım. Dağ deyip dank diye atma,” sözü, herkesin bildiği bir atasözüdür. Birçok kişi, bu sözle ilgili bir veya birkaç olay yaşamıştır. Onlarda yazarlarsa memnum olurum.

Birici olay, Edirne de başıma geldi.1990 yılı. Kızımı Trakya Üniversitesi’ne kayıt ettirmek üzere Edirne’ye gittik. Yanımızda Seyvan Köyü’nden Kara İbrahim var. Onun kızı da aynı bölümü kazanmış, birlikte gittik. Kayıt işlemlerini yaptırdık. Ancak çocuklara kalacak yer yok. Seyvan Köyü’nden Emniyet Müdürü arkadaşım Recep Hangül’ün referansı ile Edirne Emniyet Şube Müdürüne ulaştık. Sağolsun, Şube Müdürü Nail Bey bizimle ilgilendi, bize ve çocuklarımıza DSİ’nin misafirhanesinde yer ayarladı. Yurt için başvuru yaptık. Kız öğrenci yurdu yeni yapılıyor. Mevcut yurdun kapasitesi yeterli değil. Bazı kriterlere göre öğrenci seçip alacaklar. Biz de sonuç belli olana kadar orada bekliyoruz. Üniversite de gezinirken bir ara, Yenice’den Osman Nuri Özbek in kızına rastladık. O da kayıt için gelmiş. Aynı sıkıntıları o da yaşıyor. Neyse yurda alınacak öğrencilerin listesi açıklandı. Liste de bizim kızların adı yok. Osman Nuri’nin kızının adı listede var. Osman Nuri, Yenice’de Özbek Marketin sahibi ve toptancı. Onun mal varlığı yanında, bizim mal varlığımızdan bahsedilmez bile. Neyse olaylar böyle gelişti. Kara İbrahim’le beraber, minibüsle şehre dönüyoruz. Yolda konuyu tartışıyoruz. Ben dedim ki; “Osman Nuri bizi elli kere satın alır ama onun kızına yurt çıktı. Bize çıkmadı. Hadi ben devlet memuruyum, senin hiçbir güvencen yok buna rağmen, senin çocuğuna bari yurt çıkmalıydı. Hay böyle adaletin diye?” atıp tutuyoruz. İlerde minibüs durdu. İki kız indi. İnenlerden biri Osman Nuri’nin kızı biri de arkadaşı. Kızlar hemen arkamızdaki sırada oturuyormuş. Biraz da türbanlı olduklarından fark edememişiz. Kızlar indi gitti. Biz şaşkınlıkla birbirimize baktık. İyi ki ağzımızdan kötü bir söz çıkmadı. Yoksa çocuklara karşı çok ayıp olacaktı. Zaten bu işlerde onlarında bir günahı yoktu. Hata sistemdeydi. Dedim ki; “bak İbrahim abi. Boşuna dememişler. Dağ deyip de dank diye atma. Yenice nere Edirne nere. Az daha çam devirecektik.”

İkinci olayı, Çanakkale Devlet Hastanesinin önünde yaşadım. 1966 yılı öğretmen okulu son sınıftayım. Halil İbrahim amcam rahatsızlanmış, Nail amcamla beraber, doktora gelmişler. Beni de okuldan aldılar, birlikte hastaneye gittik. Hastane kapısının önünde bekliyoruz. Merdivenlerden yaşlıca bir kadın ağır ağır çıktı. Mavi bir atkı bürünmüş, biraz şaşkın halde. Yanımıza yaklaştı, “Ne olmuş evladım” dedi. Sanki bizim bir şeylerden haberimiz varmış, bir şeyler biliyormuşuz gibi. Nail amcam da nerden icap ettiyse “ölmüş” dedi. Kadıncağız başladı, “vah vah” diye dövünmeye. Amcam ağzından kaçırdığı sözün ciddiyetini anladı, ne diyeceğini şaşırdı. İşin şaka yanı yoktu. Benim haberim yok, bilmiyorum falan diyerek, yaptığı hatanın bilincine varmıştı ama kadın artık onu duymuyordu. O arada hastaneden kadının tanıdığı biri yanımıza geldi. “Maalesef öldü,” demesin mi. Hepimiz şaşkına döndük. Amcam dediğine pişman oldu, ama yaptığı kötü bir şakaydı. Ölen  kişi Bayramiç Belediye başkanıymış. Trafik kazası geçirmiş, hastaneye getirmişler, kadının tanıdığı olduğundan, durumunu öğrenmeye gelmişti.

                                                                                           

                                                                                           Mustafa BİLGEN

                                                                                         (Berber Ahmet oğlu)

*Şuayip ODABAŞI

Filtreler:
Görüntülenme: 28
Google Analytics verileri olup, manipüle edilemez bir kaynak kullanılmıştır. Günde bir kere güncellenmektedir.

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir