Eski, yani 60’lı – 70’li yıllar demokratik kitle örgütü (yeni adıyla sivil toplum kuruluşları – STK’lar) eliyle siyaset yapma kültürü 2000’li yıllara kadar aktif olarak sürdü. Her siyasetin bir veya daha çok derneği, vakfı, ocağı, birliği, sendikası, meslek odası, … vardı. Siyasetin kendi ana damarında ulaşamadığı, ideolojik olarak yaklaşamadığı kesimlere cafcaflı isimlerle kurdukları bu örgütlerle ulaşılırdı. Özellikle gençlik ve kadın örgütlenme alanlarına, bu örgütler özel önem vererek, adı ve amacı dışında ideolojik militan devşirirlerdi. Bu örgütlerin yaygın olduğu alan sağ ve sol ideolojilerin kenara doğru yaklaşan partilerinde oldukça önemli işlev görmekteydi. Hatta partileşememiş siyasi örgütler kendilerini doğrudan bu tür örgütlerle legalleştirirlerdi. Merkeze ve sisteme yakın partiler ise bu tür yapılanmalara ve yöntemlere çok fazla rağbet etmezdi.

1980 askeri darbesi tüm siyasi partileri yok etti. Bu parti ve ideolojilere bağlı örgütler de doğal olarak bundan nasibini aldı. Ancak, siyasi alanda partileşmeye izin verilmeyen her ideolojik yapılanma, eski adlarını çağrıştıran örgütlerle 2000’li yıllara kadar varlıklarını sürdürme gayreti içinde oldular. Şimdilerde de var kuşkusuz bu tür örgütler ancak aynı işlevi üstlenmekte zorlanıyorlar.

1990’lar Batı kültüründe yeşeren ve 2000’li yıllar Türkiye’sinde yerleşmeye çalışan anlayış, siyaset ve iktidar dışı alanların, bir başka deyişle sivil toplum alanlarının doğrudan yönetim aktörü olarak tanımlanması ve katılımının sağlanmasıdır. Bu anlayış için sunulan model ise, sivil toplumun (alan-sorun-mekan) farklı konularda örgütlenerek Sivil Toplum Kuruluşu haline (iktidar dışı örgütlere – iktidar talep etmeyen organizasyonlara) dönüşmesi, bu kurumsal yapısıyla yönetime siyasetin dışında bir aktör olarak katılması yönündedir.

Yeni anlayışa göre, çok hızlı örgütlenen ve çoğalan bu tür yapılar, bir dönem katılımcılığa açık siyasi aktörleri doğrudan etkileme, değiştirme, dönüştürme, kafa tutma… gibi misyonları üstlendiler. Siyaset yönetim alanında elindeki iplerin zayıfladığını gördüğü anda hızla harekete geçti ve bu sivil örgütleri pasifize edecek yöntemler oluşturdu. Bu yöntemler ne yazık ki bilindik yöntemlerdi, kendisine yakın olanı siyasi vesayeti altına alarak eritmek, kendisine uzak olanı ise zayıflatarak yok etmek. Tek tek örgütlere sirayet eden bu işlevsiz kılma operasyonu, sivil örgütleri yönetime daha aktif kılma aracı olan “kent konseyleri” için de işletildi. Kent konseyleri belediye yönetimlerinin ya vesayeti altındaki bir örgüte, ya da kimliksiz, işlevsiz, zayıflatılmış bir örgüte dönüştürüldü.

Son 60 yıllık demokrasi tarihinin siyaset ve siyaset dışı örgütlenme tarihi bu kadar basit değil kuşkusuz, ancak elde kalan tortular bunlar maalesef. Gelinen süreçte, siyasi parti hegemonyasındaki iktidar yönetme anlayışı katılımcılık ilkesinden gittikçe uzaklaşmaktadır. 300 yıl önceleri tohumları atılan, klasik temsili-parlamenter demokrasi modeli, tüm ilkelliğiyle ülkemiz siyasetinin ve yönetiminin baş tacı ediliyor. Bu ilkellik ve kabalık, demokrasi dışı davranışlar, ne yazık ki başta bu parti ve yöneticilerine, akabinde çevrelerine ve gittikçe daha da hoyratlaştırılarak tüm topluma yayılıyor. Bir ülkenin yöneticileri, o ülke insanlarının aynasıdır. Toplum ve yöneticiler aynanın iki yüzüdür.

Tüm bu süreç, batı demokrasisinde bir başka alan daha yarattı. Sivil örgütlerle başlayan “çevre” hareketi, hızla partileşti ve birçok Avrupa ülkesinde iktidara ortak oldu. Sol ideolojik yapılanmayı da içine alan bu yeşiller hareketi, artık ciddi bir siyasi parti ve ideolojik anlayış olarak yönetimin alternatifi, dönüştürücüsü haline geldi.

Batıda bu denli ideolojik örgütlenmeye dönüşen bu hareket, neden Türkiye’de iktidar ve sistem etkileyen bir siyasete dönüşemedi? Üstelik bu ülkedeki çevre hareketi oldukça güçlü, yaygın ve sivil alanı kapsar bir hale gelmişken…

Bu sorunun farklı çevrelerce birçok cevabı olabilir. Kimisi, çevre hareketinin naif kişiliğinin sert ideolojik yapılanmaya dönüşemeyeceğini, kimisi çevre hareketini yürüten kişilerin yeteneksiz olduklarını, kimisi bu alanda kurucu parti girişimde bulunan kişilerin beceriksiz olduklarını söyleyebilir.

Fakat bir gerçek var ki, sistem partilerinin bu alanda da “SİYASİ ROL ÇALMA” işlerini çok iyi yaptıklarıdır.

Çevre meselesi artık sistemin temel unsurudur. Sistemin dönüşmesi bu sorunun çözümüyle alakalıdır. En önemlisi de dünyanın varlık ve yokluk meselesi haline gelmiştir. Önemi sivil toplum tarafından bilinen ve eyleme dökülen bir konuda, sistem partilerinin hala çıkarsal köşe kapmaca oynaması abesliktir. Bu abesliğin bir başka boyutu ise, bu partilerden bazı çevre aktivist ve örgütlerinin medet ummasıdır. Kısa erimli iktidar perçinleme oyunlarını kurtuluş gibi göstermek, bu oyuna kanmak, inanmak bir çere değil kuşkusuz…

Velhasıl, Türkiye çevre hareketinin, siyasi ve iktidar eliyle örgütlenmesi ve sorunlara çözüm olması, en önemli tartışma başlıklarından birisidir. Yerel, ulusal ve küresel ölçekte mücadelenin kuşkusuz bir boyutu iktidar dışı örgütler, sivil toplum kuruluşları olmalıdır, ancak gelip dayanan noktalardan birisi iktidarların sistem partileri aracılığıyla bu sorunu gittikçe büyütmesi, sorunun bir parçası olarak çıkarsal ilişkilere girmesi gerçeğine karşılık, yeni bir siyasi örgütlenme zorunluluğu doğmaktadır. Batıda bunun örnekleri gittikçe gelişiyor, Türkiye bu durumu gündeme alıp mutlaka çözüm üretecektir.