Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Türk-Yunan Dostluk Festivali Gerçekleşti: Merhaba Samotraki, Kalimera Gökçeada!

Türk-Yunan Dostluk Festivali Gerçekleşti: Merhaba Samotraki, Kalimera Gökçeada!

Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluk ilişkilerini sosyal, ekonomik, kültürel ve sanatsal alanlarda daha da ileri seviyelere ulaştırmak, iki halk arasındaki barış, kardeşlik ve birliktelik duygusunu geliştirmek; iletişimi, kültürel paylaşımı zenginleştirmek amacıyla her iki ülkeden aralarında akademisyen, sanatçı, bilim insanı, gazeteci ve diplomatlar tarafından kurulan Türkiye’de “Defne” Yunanistan’da “Nea Dafni” adını taşıyan Türk Yunan Dostluk Derneği bu yıl 12’ncisini düzenlediği “Temiz Deniz” temalı dostluk festivalini komşu iki ada olan Samotraki (Semadirek) ve Gökçeada’daki (İmroz) etkinliklerle gerçekleştirdi.

12-15 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen ve Gökçeada Belediyesi’nin de destek verdiği festival, iki ada arasında gümrük kapılarının ilk kez açılmasına vesile olurken katılımcılar, iki ada arasındaki 9 millik kısa mesafenin bürokratik engellerle nasıl uzatılabileceğine tanıklık ettikleri kadar, iki halkın ortak acılarına, barışın ve dostluğun renkli sesine de kulak verdiler.


* “Hiç kalkmayan gemileri beklemekten usanıp Samotraki…”
12. Türk- Yunan Dostluk Festivali’ne ev sahipliği yapan adalardan biri olan Samotraki (Semadirek) Ege’nin kuzey ucunda yüzölçümü 178 km2 ve nüfusu 2700 civarında. 1624 metreye yükselen en yüksek tepesi OrosFengari (Ay Dağı) havanın net olduğu günlerde Gökçeada’dan ve Çanakkale batı sahil şeridinden kolaylıkla görülebiliyor. Arkeolojik eserler açısından oldukça zengin olan adada “Büyük Tanrılar Mabedi”, “Kanatlı Zafer Heykeli”de önemli tarihi yapılar arasında yer alıyor. Samotraki engebeli dağları, zengin flora ve faunası, şelaleleri, koyları, krater gölleri, kesme taştan evleri, sardunyaların, begonvillerin süslediği meydanları, ada mutfağının lezzetli yemeklerinin pişirildiği lokantaları, balıkçılık ve turizm üzerine kurulu ekonomisi ile ziyaretçilerini bekliyor. Gökçeada’dan göç etmek zorunda kalan Rumların bir kısmının da yerleştiği Samotraki’de yaşayanlar, Gökçeada’ya doğrudan deniz seferinin yapılmasını çok istiyor; böylelikle iki ada arasında kültürel, sosyal ve ekonomik ilişkilerin gelişeceğine inanıyor.

İki ada arasında ilk kez doğrudan deniz seferi
12. Türk- Yunan Dostluk Festivali kapsamında Samotraki ve Gökçeada arasındaki 9 mil olan mesafeyi ilk kez doğrudan deniz seferiyle aşmak, gümrük kapılarını açmak, birbirine bu kadar yakın iki ada arasındaki dostluğu geliştirerek ekonomik ve kültürel kanalları açmak isteyen katılımcılar hem Samotraki’ye gidişte hem de Gökçeada’ya dönüşte bürokratik engellerle, yolcuların sayımı, listelerdeki isimlerin eksikliği, pasaport kontrolleri gerekçe gösterilerek uzun süreli bekleyişlerle karşı karşıya kalsalar da festival bir ilki gerçekleştirdi ve iki ada arasında ilk kez doğrudan deniz seferi gerçekleşti.


“Aslında aramızdaki mesafe çok kısa, ama yolculuğumuz çok uzun…”
Gökçeada’dan yola çıkan yaklaşık 170 kişi saatler süren bekleyişin ve bir saat kadar süren deniz yolculuğunun ardından ulaştıkları Samotraki adasında Samotraki Belediye Başkanı Yorgos Hanos ve Gökçeada Belediye Başkanı Yücel Atalay ile adalılar tarafından karşılandı. Yunan halk dansları gösterilerinin ardından “iki ada iki asma” temalı enstalasyonun açılışı gerçekleşti ve her iki adanın belediye başkanları Türkiye ve Yunanistan’ı temsil eden zeytin ve asma fidanları dikti.


İlk seferin yolcuları arasında festival için Gökçeada’ya gelen akademisyenler, bilim insanları, sanatçılar ve gazetecilerin yanı sıra Gökçeada sakinleri de vardı. Samotraki Belediye Başkanı Yorgos Hanos festivalle birlikte yeni bir hayata adım atıldığının altını çizerken Bölge Vali Yardımcısı Yorgua Nikolau “Aslında aramızdaki mesafe çok kısa, ama yolculuğumuz çok uzun sürdü” dedi. Gökçeada Belediye Başkanı Yücel Atalay ise bu seferin bir başlangıç olduğunu, bu festivalle yaratılan hareketliliğin hem iki ada arasında hem de iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi açısından çok önemli olduğunu belirtti. İki ada arasında yapılan doğrudan seferden duyduğu memnuniyeti dile getiren Gökçeada doğumlu Yorgo Tirovolis “İki komşunun birbirini uzaktan görmesi kadar kötü bir şey olamaz. Biz komşularımızla beraber yaşamak istiyoruz, bu en tabi hakkımız. Onlar gelsin, biz de onlara gidelim.” dedi.

Gökçeada-Samotraki daha ne kadar bekleyecek?



Saat 18.00’de gerçekleşmesi planlanan Gökçeada’ya dönüş seferi, yolcuların sayımı için geminin boşaltılarak alfabetik olmayan listeyle yolcuların tek tek adlarının okunup yeniden gemiye alınması, Yunanistanlı bazı panelist yazar ve gazetecilerin gemiye alınmaması, yolcuların Gökçeada’da hemen karaya indirilmeyerek; yeniden adları okunarak, pasaportları kontrol edilerek gemiden çıkartılması nedeniyle ancak saatler 24.00’e yaklaştığında son buldu. Festivalin Samotraki’de gerçekleşen etkinliklerine katılmayan konuklar, saat 21.00’den 24.00’ü geçinceye kadar Tepeköy’deki (Agridia) Barba Yorgo’da yapılacak açılış yemeğinin başlaması için beklemek zorunda kaldılar.

Defne Derneği Başkanı Yalım Eralp İstifa etti
Defne Derneği Başkanı ve emekli Büyükelçi Yalım Eralp, yaşananları skandal olarak nitelendirdi. Bu zihniyeti yıkmadıkça birbirimize kavuşamayacağımızı belirten Eralp “Amacımız, izole edilmiş iki ada arasındaki duvarı yıkmaktı, duvarı yıktık ama zihniyeti yıkamadık. Fransızca bir deyim vardır, ‘Kediye kedi demek lazım.’ Ben ‘Kedi’ diyorum. Bugün yaşananlar bir skandal. Festivale gölge düşürüldü. Bu zihniyeti yıkamazsanız birbirinize kavuşamazsınız. Yaşadığımız bölgede hiç kimse mesuliyet üstlenmez. Aslında mesul benim, böyle bir zihniyeti hesap edememekten dolayı. Bölgemizde mesuliyet kabul etme geleneği yoktur. Benim aile geleneğim farklıdır. Ben mesuliyet kabul edip, Defne Derneği Başkanlığı’ndan ayrılıyorum.” diyerek dernek başkanlığı görevinden istifa ettiğini duyurdu.

Her şeye rağmen iki adanın, temiz denizin, ferahlatan rüzgarın izinde bir festival…
Defne Derneği Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya’nın olağanüstü gayreti, emeği ve enerjisiyle, festival katılımcılarının da iki ülke arasındaki barışa ve dostluğa gölge düşmemesi için gösterdikleri duyarlılıkla her şeye rağmen iki adanın, temiz denizin, ferahlatan rüzgarın izinde festival ertesi gün devam etti.

Hüzünlü bir güzellik: Dereköy (Shinudi)


Festivalin ikinci günkü durağı Dereköy (Shinudi) oldu. Dereköy, adanın batı kısmında yer alan tek Rum Köyü. Merkeze 14 km. uzaklıktaki köy, anayolun iki tarafındaki tepelere kurulmuş. Zamanında 1950 hane ile adanın hatta Türkiye’nin en büyük ve kalabalık köyüymüş. İçerisinde 22 kahvehane, 2 sinema, çok sayıda berber, bakkal, terzi gibi dükkanlar ve 3 zeytinyağı imalathanesi bulunuyormuş. Ancak Dereköy buralı Rumların ellerinden alınan toprakları ve çocuklarını okutacakları okul bulamamaları nedeniyle adanın en fazla göçle nüfus kaybetmiş köyü olarak biliniyor. Köyde Hagia Marina Kilisesi ve çarşıdaki Koimesis Tes Theotokos Kilisesi olmak üzere 1800’lü yılların başında inşa edilmiş iki kilise de bulunuyor.

İzzet Keribar’dan Eski Gökçeada-İmroz Fotoğrafları Seçkisi


Dereköy’deki terk edilmiş evlerin, bomboş sokakların, kırılmış pencerelerin, metruk yapıların hüznü festival katılımcılarını derinden etkilerken ünlü fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar’ın eski Gökçeada-İmroz fotoğraflarından özenle seçip, yoğun bir emekle hazırladığı fotoğraf sergisi, adanın unutulmaya yüz tutmuş kalabalık, renkli, neşeli zamanlarını, sosyal ve kültürel yaşamın zenginliğini gözler önüne sererek adeta bir belleğin yitirilmesine, yok sayılmasına engel oluyor. Her fotoğraf kendi hikayesinin rüzgarıyla Dereköy’ün terk edilmiş evlerine, sokaklarına dağılıyor.

Shinudi’de arınmak, temizlenmek ve katarsis…

Dereköy’de bulunan adanın en büyük çamaşırhanesinde gerçekleştirilen “Beyaz” temalı performansta festivale katılanlar boyunlarına bağladıkları beyaz eşarpları tahta mandallarla ipe asarak arınmayı, temizlenmeyi, katarsis’i vurguladı. İki ada ve iki halk arasında olumsuzlukları aşan yeni bir başlangıç, temiz bir deniz, doğrudan bir temas, kapıların sürekli açık olduğu yeni bir gün çağrısı yapıldı.

“Barışa kurulan sofra”
Altın rengi kumsalı, dalgasız masmavi denizi, rüzgar sörfüne elverişli yapısıyla Kefalos (Aydıncık) Plajı festivale katılanlar için dinlenme imkanı sunduğu kadar Gökçeada ve Samotraki sakinlerinin birbirleriyle sohbet etmek için fırsat bulduğu bir mekan oldu. Burada düzenlenen “Barışa kurulan sofra” etkinliğiyle Türkiyeliler ve Yunanistanlılar birlikte domates, biber, patlıcan, fasulye, soğan doğrayıp iki kültürün ortak lezzeti olan türlü pişirdiler ve öğle yemeğinde geniş ve neşeli bir sofrada hep birlikte yediler. Yemek boyunca sık sık Türkiye ve Yunanistan arasındaki ortak yemek kültürüne, iki kültürün birbirine kattıklarıyla nasıl zenginleştiğine vurgu yapıldı.


İki Ada Bir Özlem: Temiz Deniz
12. Türk- Yunan Dostluk Festivali barışa kurulan sofranın ardından Zeytinli (Aya Teodori) köyünde devam etti. Zeytinli Köyü zeytin ağaçlarıyla çevrili, 16 yüzyıldan beri ayakta duran, bir zamanlar adanın en canlı, en kalabalık yerlerinden biriyken şuan yaz-kış 60 kadar kişinin yaşadığı bir köy. Dünyadaki 300 milyon Ortodoks Hıristiyanın ruhani lideri olan 1. Bartholomeos’un da doğduğu köy olan Zeytinli köyü dibek kahvesi ve sakızlı muhallebi sunan kahvehaneleriyle de ünlü. Köyde yarım asır sonra dört öğrencisiyle eğitim ve öğretime başlayan Özel Rum İlkokulu da bulunuyor. Festivale katılanlar Zeytinli Köyü’nü gezdikten sonra akşam İmroz Dernek Evi’nde “Temiz Deniz” konulu panele katıldılar.

Moderatörlüğünü gazeteci Celal Başlangıç’ın yaptığı panelde, gazeteci-yazar Mehmet Altan, emekli büyükelçi Yalım Eralp, Defne Derneği üyesi Nerine Köseoğlu, Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ferda Keskin, Yunan akademisyen-gazeteci Spiros Vretos ve Azınlık Vakıfları Temsilcisi Lakis Vingas yer aldı. Panel, Nerine Köseoğlu ile Lakis Vingas’ın tercümanlığında, Türkçe ve Rumca olarak gerçekleştirildi.

Hiç üzerinizde et arandı mı?
Panelde konuşan gazeteci Celal Başlangıç, geçmişte adada yaşanan karanlık bir sürece dikkat çekerek, 1980’li yılların sonuna kadar “Askeri güvenlik” bölgesi olan Gökçeada’ya T.C. kimliği olmayanların girmesi için Çanakkale Valiliği’nden özel izin gerektiğini, bir zamanlar adadan çıkanların üzerinde et arandığını çünkü adadan dışarıya iki kilodan fazla et götürmenin yasak olduğunu, en büyük geçim kaynaklarından biri hayvancılık olan Rumları adadan kaçırmak için et fiyatlarına narh konulduğunu, Çanakkale’deki etin üçte biri fiyatına adada et satıldığını ifade etti. Barıştan, dostluktan, özgürlükten yana olan zihniyete karşı değişmemekte direnen bir başka zihniyetin de varlığına dikkat çeken Başlangıç, festival sırasında Gökçeada ve Samotraki arasındaki doğrudan seferde yaşanan güçlüklerin bu eski zihniyetin ürünü olduğunu belirtti. İki adanın ve iki ülkenin arasındaki denizi mümkün olduğunca temiz tutmamız gerektiğini, denizi kirletenleri engelleyerek bu denizin etrafında barışın, kardeşliğin ve dostluğun gelişmesini sağlamamız gerektiğini söyledi.

“Turizm ve organik tarım gelişsin betonlaşma değil”
Panel konuşmacılarından emekli büyükelçi Yalım Eralp dünyanın ilk ve tek CittaSlow adası olan Gökçeada’nın önemli bir gelişim potansiyeli barındırdığını, elbette ilerde dünyaya açılacağını, turizmin ve organik tarımın gelişeceğini ifade ederken adada betonlaşmanın gelişmemesini diledi. Gökçeada’nın tabiatını ve kendine özgü yaşam tarzını bozmamak gerektiğine de değinen Eralp, değişen dünyada STK’ların yani halkın giderek daha fazla söz sahibi olduğunu, bu nedenle burada bulunan herkesin yanlış bir şey yapıldığında sesini yükseltmesi gerektiğinin altını çizdi.

“Deniz bizleri birleştiren, tecrübelerimizi, değerlerimizi paylaştıran bir deniz olsun”
Yunan akademisyen-gazeteci Spiros Vretos bizleri ayıran ya da bizleri birleştiren denizin bazen köprü bazen hendek olabildiğini söyleyerek “Deniz bizleri birleştiren, tecrübelerimizi, değerlerimizi paylaştıran, kültürlerimizi interaktif bir biçimde sunabileceğimiz bir deniz olsun” dedi. Karşılıklı turizm faaliyetlerini geliştirmenin önemine vurgu yapan Vretos, Akdeniz’de mas (kitle) turizmi denilen turizmin kötü bir tecrübe olduğunu, Akdeniz’de bir çok değerin mas turizmi nedeniyle zarar gördüğünü belirterek çareleri hep birlikte düşünerek önlem almamız gerektiğinin altını çizdi. İki adanın halklarının geleceğe doğru yol alırken doğayı korumak konusunda da dikkatli davranması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Biz bu denizle ne yapacağız?
Panelde konuşan Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ferda Keskin, denizle ilgili kendisinin önemli bulduğu üç şey olduğunu söyleyerek “Deniz insanları ve halkları birbirinden ayıran doğal bir engeldir. Aynı zamanda insanların birbirine ulaşmak için kullandıkları bir yüzey olmuştur. Üçüncü önemli özelliği ise bir tarafa çıkmadan hareket halinde olunabilen bir yer olması. Belki bu yaşamın askıya alınması anlamına geliyor. Belki de Gökçeada’dan Samotraki’ye, Samotraki’den Gökçeada’ya yaptığımız yolculuğu denizin bu üç özelliği üzerinden değerlendirmemiz gerekli. Yani sınırda minimal bir pozisyonda kalmamız. Dolayısıyla şunu sormamız gerekli biz bu denizle ne yapacağız? Bu deniz bizi birbirimizden mi ayıracak, birbirimizi dışlayacak mıyız, bu deniz üzerinden bir araya mı geleceğiz yoksa şu anda olduğu gibi bu denizin üzerindeki sınırda ne bir yere ne de diğer tarafa gitmeden öylece aynı yerde ama hareket halinde durmaya devam edecek miyiz? Bana kalırsa bu deniz bizi bir araya getiren yan yana gelmemizi sağlayan bir unsur olacağından bu denizi temiz tutmamız gerekiyor.” dedi.

Barış için çabalamak…
Panelde söz alan Azınlık Vakıfları Temsilcisi Lakis Vingas, kendilerini bir araya toplayan, yan yana gelmeleri için çok emek veren Defne-Dafni Türk Yunan Dostluk Derneği’ne çok teşekkür ederek hala barış kelimesine çok ihtiyacımız olduğunu söyledi. “Denizler, dağlar, insanlar yüzyıllardır burada ancak barışı tam anlamıyla tesis edemedik. Bunun için de on yıllardır gayret ediyoruz. Bu konuda direnen güçleri aşmak için kararlılıkla çabalarımızı sürdürüyoruz.” diyen Vingas, her iki toplumun bulunduğu coğrafyanın tarihiyle barışmaması halinde gerçek barışın hiçbir zaman sağlanamayacağını, kendi tarihimizi bilmek ve kabullenmenin barış için önemli bir aşama olduğunu belirtti. 49 yıl aradan sonra Rum okulunun açılışını da önemli bir adım olarak nitelendiren Lakis Vingas halk iradesinin siyasi iradeyi etkilediğini, azınlıklar konusunda son yıllarda önemli bir duyarlılık ve destek olduğunu, okulun açılmasının bir eşik ve örnek teşkil ettiğini, bu örnekler çoğaldıkça siyasal platformda gündemde bulunan toplumlarımızın normal doğal vatandaş statüsüne geçmiş olarak barış ve huzurlu bir geleceğin arayışı içinde olacaklarını ifade etti.

“Vatandaşlık sadece hukuksal bir mesele değil ait olunan topraklarda korkusuzca yaşama, buranın sahibi hissetme meselesidir”
Panelde son sözü alan gazeteci-yazar Mehmet Altan, öncelikle bir temiz devlet kavramı üzerinde durmak gerektiğini belirterek “Devlet temiz olabilir mi? Devlet temiz olmadığı vakit denizin, çevrenin ve turizmin ne anlamı vardır?” sorularını sordu. Eğer bir şekilde insanlar arasında bir dostluk söz konusu olacaksa bunun devletlerin aşıldığı yahut temizlendiği, arındığı bir süreçte olacağını söyledi.

İmroz’a ilk defa geldiğini ama buranın pek çok kez gittiği KKTC ve Diyarbakır’ı anımsattığını ifade etti. Altan, bir devletin olabilmesi için vatandaşlık kavramının hukuksal olarak anayasa ve yasalardan doğan hak ve yükümlülüklerden ibaret bir ilişkiden söz edebilmek gerektiğini, bizim ülkemizde bu vatandaşlık kavramı yerine Türklük, Müslümanlık ve Sünnilik’in söz konusu olduğunu, vatandaşlık kavramına ulaşmış olmadığımızı dile getirdi.

Defne-Dafni Türk Yunan Dostluk Derneği’ne bu organizasyon için çok teşekkür eden Mehmet Altan adaya ilk defa geldiği için sevindiğini, ancak gördükleri karşısında içinde bir sızı duyduğunu belirtti. Burada yaşanan acıların bilindiğini, bugüne kadar yapılanların en azından hafiflemesi için devletin bir özür, bir arınma sürecine girmesi gerektiğini, bir ölçüde Rum okulunun açılması, bu festival etkinliğini gerçekleştirilmesinin bu sürecin sinyallerini verdiğini ancak bu kadar gecikmiş bir tarihte bunları konuşuyor olmaktan hicap duyduğunu ifade etti. “Vatandaşlık sadece hukuksal bir mesele değil ait olunan topraklarda korkusuzca yaşama, buranın sahibi hissetme meselesidir. Ama vatandaşlığın olmadığı bir coğrafyada herkes ürker. Biz bir gezegenin üzerinde yaşayan yedi milyar insanız. Küreselleşme bütün zorluklarına, negatif yanlarına rağmen insanlar arası dostluğu oluşturma süreci olarak da algılanmalıdır. Nitekim Avrupa Birliği’nde Habermas anayasal vatandaşlıktan söz eder. Yani bu ırka bağlı, toprağa bağlı, dine bağlı anlayıştan uzak; insanların birbiriyle hukuksal ilişkilerinden doğan bir yurttaşlık anlayışının bu topraklara gelmekte olduğunu hissediyorum. Bugüne kadar yaşanan acıların karşılığı olmasa da yeni çağın yeni umutlar doğuracağına eminim.” dedi.


Panelin ardından İmroz Dernek Evi’nde geleneksel ada yemeklerinden oluşan akşam yemeği yiyen festival katılımcıları Fasa Fisa grubunun Yunan dansları gösterisiyle ve müzik eşliğinde hep birlikte dans ederek keyifli anlar yaşadı.


İki ada yan yana zeytin ve asma…
12. Türk- Yunan Dostluk Festivali’nin son gününde Aşağı Kaleköy’de (Kastro) Türkiye’den mimar Elif Özdemir ve Yunanistan’dan mimar Takis Tavanyotis tarafından tasarlanarak, Gökçeada Belediyesi tarafından yaptırılan “iki ada-iki asma” temalı enstalasyonun açılışı gerçekleştirilerek; her iki adanın belediye başkanları tarafından Türkiye ve Yunanistan’ı temsil eden zeytin ve asma fidanları dikildi.

Temiz bir denizin birleştirdiği iki halk olarak barış ve huzur içinde yaşamak
Festivale katılan Türkiyeli ve Yunanistanlı konuklar artık gümrük kapılarının açılarak, komşu iki ada olan Gökçeada ve Samotraki arasında ulaşımın doğrudan deniz seferleriyle yapılmasını, sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin sürdürülebilir bir şekilde gerçekleşmesini talep ettiler. Festivale katılanlar her iki adanın da tarihi, kültürel, çevresel, arkeolojik, ve doğal zenginlikleriyle tarım, hayvancılık, balıkçılık ve çeşitli turizm alanları ile çeşitli ekonomik potansiyellere sahip olduğunu, bu potansiyellerin iki ada arasında işbirliği ve dayanışma ile harekete geçirilebileceğini ifade ederek, artık birbirilerine karşıdan bakmak yerine yan yana gelmeyi birlikte temiz bir denizin birleştirdiği iki halk olarak barış ve huzur içinde yaşamak istediklerini belirttiler.

*Yorgo Seferis’in “G. S.’nin tarzı ile” isimli şiirinden…

Filtreler:

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir