Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Otuz yıl sonra İmroz’da

Otuz yıl sonra İmroz’da

S. SELÇUK GÜRSOY ? Usta gazeteci Celal Başlangıç, Röportaj Atölyesi’nin İmroz yolculuğunda, bundan otuz yıl önce adaya yeni gidip gelmeye başladığı günlerde tanıştığı ve yazdığı sünger dalgıcı Angeli Vasili ile karşılaştı. Angeli’nin hayatında da otuz yıllık bir kesinti vardı.

“Dalgıç olan Angeli’nin, denize daldığında, dipte soluk alması için motordan uzanan kompresörün marşı bir Türk’ün, yani Hakkı Kaptan’ın elinde. Yıllardır iki ayrı ulusun dostluk anıtıdır Hakkı Kaptan’la Angeli.” diye yazmıştı genç gazeteci bundan otuz yıl önce. Bu dostluk anıtını hiç unutmamış, bütün gazetecilik yaşamı boyunca barış ve kardeşlik arayışının peşinden koşmuştu.

Sonra Hakkı kaptan ölmüş, Angeli pılısını pırtısını toplayıp, ailesini de yanına alarak Yunanistan’a göç etmişti. Pek çok, binlerce adalı Rum gibi, o da gitmişti doğup büyüdüğü İmroz’dan.

İmroz adası coğrafi ve doğal özellikleri nedeniyle antik dönemden beri yerleşime açık bir ada olmuştu. Etrüsklerden Venediklilere, oradan Latin İmparatorluklarına, Bizans’a, Osmanlılara geçen adada Türk ve Rum halkları binlerce yıl bir arada yaşamışlardı. Birbirleriyle evlenmişler, kız alıp kız vermişlerdi. Çocukları aynı okula gitmiş, sokaklarda birlikte top koşturmuşlardı.

Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakılan adada Rumların kendi yerel yönetimlerine sahip olacakları bir tür özerklik öngörülmüştü aslında. Ama 1950’li yılların ikinci yarısında Türkiye-Yunanistan ilişkileri Kıbrıs nedeniyle bozulmaya başlayınca, Gökçeada askeri güvenlik bölgesi olarak ilan edildi. Bu uygulama adada yaşayan Rumlar için sonun başlangıcı gibiydi.

Sonra adaya yarı açık bir cezaevi kuruldu. Adaya getirilen mahkûmlar insanlarda tedirginlik yaratan, adeta seçilmiş mahkûmlardı. Hırsızlık, gasp, cinayet, tecavüz hükümlüleri. Ardından Devlet Üretme Çiftliği kurulacağı gerekçesiyle Rumların topraklarına el konulmaya başlandı. Üretim mi? Ne üretimi, devlet tüketme çiftliği diyordu adalılar buraya, anlayın artık. Bağlar söküldü, şarapçılık bitti. Rum Okulu kapatıldı. Rumların “Türklere ait” meslekleri, yani balıkçılık yapmaları da yasaklandı.

1982 ile 1986 arasında dört çocuğu dünyaya gelen Angeli gitmeyip de ne yapsaydı?

İşte şimdi bu İmroz’a gidiyoruz biz. Evet, ayrımcılık, dışlama, tehditler tam olarak ortadan kalktı denemez ama artık daha umutlu herkes. Bu bizim Röportaj Atölyesi olarak 2013 yıllının son günlerinde gerçekleştirdiğimiz Kazdağları-Gökçeada yolculuğumuzun ikinci etabı. Yanımızda atölyemizin kurucularından olan Celal Başlangıç da var.

28 Aralık sabahı Çanakkale’yi arkamızda bırakıp kuzey Ege kıyısındaki Kabatepe iskelesine gidiyoruz. Gelibolu yarım adasını enlemesine geçerken cılız bir güneş usulca yükselmeye başlıyor. Gökyüzünde uzun, beyaz bir bulut asılı.

Feribot sabah onda, tam saatinde hareket ediyor. Hava puslu, rüzgar hafif, deniz mutedil. Güvertenin bir köşesinde toplanıp sohbete dalıyoruz. Yasağa rağmen kuytuya çekilip sigara içenler var.

Bir saat kadar sonra pusun içinde Semadirek’in yüksek tepeleri ile İmroz birleşmiş gibi, tek bir adaymış gibi görünüyor. Yarım saat geçmeden adaya yaklaşıyoruz. İmroz’un denizden görüntüsü çorak. İskeleye yakın bir yamaçtaki bir tutam ağaç sayılmazsa, hiç ağaç yok gibi. Limanda bir sahil güvenlik botu bağlı. Tek tük küçük tekneler, balıkçı motorları, denizin keskin kokusu…

Birkaç dakika sonra adanın merkezindeyiz. Eşyalarımızı otele bıraktıktan sonra köyleri, köy kahvelerini, kiliseleri geziyoruz. Akşama doğru ilçe kaymakamını ziyaret ediyoruz. Güler yüzlü, konuşkan kaymakam pasta ve çaylarla karşılıyor bizi. “Ağustos ayında başladım göreve. Bu, adaya ilk gelişimdi” diyor kendisi de durumun garipliğine gülümseyerek. Bira ara aniden “Burada bir poyraz var işte, bir de lodos” diyor tam da bana bakarak. “Bir poyraz var, bir de lodos, esip duruyorlar işte…”

Ada melankolisi diyorum, Kaymakam, ada melankolisine yakalanmış. Ama kasaba bürokratlarının, taşra aydınlarının melankolisini düşünecek değilim bugün. Edebiyatın ve sinemanın en sevdiğim konularından biri olsa da bugün yeri değil.

Pazar sabahı erkenden otobüsümüzdeyiz. Ada’yı kuzeydoğu-güneybatı yönünde boydan boya kat ederek Dereköy’e gidiyoruz. “En kötü durumdaki, en sorunlu köyümüz.” demişti kaymakam dün akşam. Ama biz köyün sorunlarını dinlemeye değil, pazar ayinine konuk olmaya gidiyoruz. Bizim için hazırlık yapılmış, ekmek pişirilmiş.

Celal Başlangıç otobüsün en önünde tek başına oturuyor. Bu adaya ilk defa 1982 yılında “hava muhalefeti” nedeniyle gelmişti. Yunanistan’la Türkiye arasında kıta sahanlığı tartışmalarının kızıştığı, o lanet olası savaş çanlarının yeniden çalmaya başladığı günlerdi. Yunanistan Ege denizinin ihtilaflı sularında petrol aramaya başlayınca, Türkiye’nin cunta hükümeti misilleme yapmaya karar vermiş, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü’ne bağlı Piri Reis araştırma gemisi Ege’ye açılmıştı. O tarihlerde genç bir Cumhuriyet muhabiri olarak o gemideydi. Gemide, gazeteci olarak, geçtiğimiz günlerde cezaevinden tahliye edilen CHP milletvekili Mustafa Balbay ve Hürriyet‘ten Hüseyin Yoldaş da vardı.

18 Mart 1982’de Çanakkale’de törenlere katılan gemi ertesi sabah yeniden Ege’ye açılmış ancak boğazdan çıkar çıkmaz bir poyraz fırtınasına yakalanmıştı. Kaptan, Gökçeada’ya sığınmaya karar vermişti. Limana güç bela girdikten sonra ilk olarak şu anda gitmekte olduğumuz Dereköy’e gitmişlerdi. Köyden keçi peyniri ve şarap almışlar, gece kafa çekmişlerdi gemide. Fırtına dinmeyince birkaç gün daha adada kalmışlardı da genç gazeteci öyle keşfetmişti bu savaş ortamı içinde açan barış ve dostluk çiçeklerini. O zaman karar vermişti işte adaya en kısa zamanda, günlük güneşlik bir baharda yeniden gelmeye. Burada bir arada yaşayan Türk ve Rum halklarının güzelim birlikteliklerini anlatmaya.

İki yıl sonra çıktı beklediği fırsat. Burdurlu köylülerin toprakları Karacaören barajı nedeniyle sular altında kalmış, devlet, köylüleri Gökçeada’da tarımsal iskana karar vermişti. Onları izleyecekti. Bu izlenimlerini kaleme aldığı “Gökçeada: Gül Gibi Geçinenler” başlıklı röportajıyla Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’nü alacaktı sonra.

Adaya göçler devam ederken adadan göçenlerin de olduğunu fark etmişti o yolculukta. On yıl içinde adada yaşayan Rumların sayısı beş binden birkaç yüze inmiş, bin dolayında olan Türk sayısıysa altı bine çıkmıştı. Rumlar gidiyor, Türkler geliyordu demek ki. Gelenleri olduğu kadar gidenleri de, gidenleri olduğu kadar kalanları da yazmalıydı o halde. Yazdı. 1986 Milliyet Röportaj Ödülü’nü aldığı “Göçerler ve Göçenler” röportajı böyle ortaya çıktı. Bu röportajlar ilk kitabı olan Ege’de Sevdanın İki Dili Kalimerhaba kitabında yayımlanmıştı. Bize kendisi de anlatmıştı adada o zamanlar görüp yaşadıklarını. En çok da Hakkı Kaptan ile Angeli’nin hikayesini anlatıyordu. Belli ki adada tanıklık ettiği insan hikayeleri arasında kendisini en çok etkilemiş olan onların hikayesi, onların dostluğu olmuştu.

Adanın tek balıkçısı olan Hakkı Kaptan adaya Sürmene’den gelmişti ve geldiği zamandan beri doğma büyüme adalı olan Angeli Vasili ile birlikte çalışıyordu. İyi dalgıçtı Angeli. O sünger çıkarmak için denize dalar, Hakkı Kaptan teknede kalarak Angeli’nin dipte nefes alabilmesini sağlardı.

Şimdi aradan uzun, çok uzun yıllar geçmişti ama. 2013 yılının son günlerindeydik ve İmroz’un soğuk sabah alacasında boş yollardan, sessiz köylerden geçerek Dereköy’e gelmiştik.

Köy ıssız, hava sert, boş sokaklarda rüzgar uğulduyor. Köyü ortasından ikiye bölen yolun kenarındaki kilisenin önündeyiz. Köyün, yolun güneyinde kalan bölümünü geziyoruz önce, soğuk rüzgardan sakınmaya çalışarak. Sabah sessizliği, kapalı pencere kepenkleri, yıkılmış taş evler…

Yavaş adımlarla aşağıya, kiliseye doğru giden birkaç yaşlıyla selamlaşıyoruz; merhaba, kalimera. Sonra fazla dayanamayıp soğuğa ?belki de bu ıssızlığa- biz de dönüyoruz yolun kenarındaki mütevazı ama güngörmüş kiliseye. Sevimli, bakımlı, bahçe içinde tertemiz bir taş bina.

Kilise sıcak, soba yanıyor ama ben fazla duramıyorum içerde. Birkaç yaşlı Rum ve yanlarında misafir oldukları her hallerinden belli olan birkaç genç var sadece. İnsanların, hayatla, hayatın acılarıyla başa çıkamayıp, tanrılarına sığındıkları o mahrem ibadet anlarına, bir turist gibi girip onları rahatsız ettiğim duygusu gelip yapışıyor yakama yine. Camide de, kilisede de aynı duygu.

Çıkıp etrafa bakınıyorum. Bakıyorum, Celal Başlangıç da dışarıda. Biraz konuşuyoruz ayaküstü, ama o dalgın. Kim bilir, belki otuz yıl önceki halini düşünüyor buraların; kendinin, hayatın, insanların. Kim bilir belki de buralara Piri Reis gemisiyle geldiği günleri düşünüyor. Gidenleri düşünüyor, gelenleri, kalanları, gördüklerini, yazdıklarını, uzun gazetecilik hayatı boyunca tanıdığı insanları, tanık olduğu acıları.

Onu kendi yalnızlığına bırakıp biraz uzaklaşıyorum. İşte tam o sırada geliyor Katina. Bizi adaya geldiğimiz andan beri hiç yalnız bırakmamış olan, Türk-Yunan Defne Derneği’nin Türkiye’deki defnesi, Celal Başlangıç’ın arkadaşı, hep dalgın gibi duran, güler yüzlü Katina. Bir şeyler fısıldıyor Celal Başlangıç’a. Sevinçle ve biraz da şaşkınlıkla karşıladığını görüyorum Katina’nın söylediklerini. Sonra beraber kilisenin çıkışına doğru yürümeye başlıyorlar ben arkalarından bakarken. Tam kilisenin bahçe kapısından çıkarlarken birden durup geriye dönüyor Celal Başlangıç; “gel” diyor bana, “sen de gel…”

Kilisenin arka tarafına, köyün kuzey bölümüne doğru yürüyoruz bu sefer, patikalaşmış toprak yoldan. Konuşmuyoruz pek. Ben zaten nereye gittiğimizi de bilmiyorum.

Yolun tam ortasına yatmış birkaç keçiyle karşılaşıyoruz. Oğlaklar soğuktan korunmak için annelerine sokulmuşlar. Anne keçiler dikkatle inceliyorlar bizi. Yavaş yavaş tırmanıyoruz köyün tepelerine doğru. Poyraz var, esip duruyor yüzümüze karşı.

Burası gösterişsiz, sade, hatta biraz bakımsız bir köy. Ama “turistik” değil, yaşayan bir köy. Bacalardan ince dumanlar tütüyor. Bu soğuk havada iplerde çamaşırlar asılı, pencerelerde, kapı önlerinde çiçekler var. Hiç ses yok ama. Sadece poyrazın köyün tepelerinden aşağılara doğru eserken, evlerin duvarlarına sürtünürken çıkardığı ince bir uğultu duyuluyor.

Dönüp arkama bakıyorum. Kilisenin çatısı uzaklarda kalmış. Karşıda, köyün iki yakasını birbirinden ayıran yolun yukarısında, sabah dolaştığımız yerler aynı sessizlikte, aynı ıssızlıkta öylece duruyor.

Biraz geride kalmışım. Katina yavaş adımlarla yokuşu tırmanmaya devam ederken Celal Başlangıç’ın durup bana baktığını, beklediğini görüp hızlanıyorum. “Bak, şu evmiş” diyor eliyle yukarılarda birbirine bitişik birkaç evi göstererek. “Bak, şu önünde merdivenle çıkılan küçük balkon gibi bir yer var ya, bak şu, şu, beyaz badanalı ev.”

Heyecanlı sanki. Bir gün, kendi gazeteciliğini anlatırken ellerini öne doğru uzatarak, “ben bu ellerimle çok ölüye dokundum, ceset parçaları topladım. Sokakta bir araba birinin bacağına çarpsa dönüp bakamam da, işimi yaparken, gazetecilikte hiç etkilenmem nedense. Bu benim de anlayamadığım, garip bir durum işte…” demişti.

Şimdi biraz heyecanlı gibi sanki:

“Angeli buradaymış, dönmüş” diyor aniden. “Ona gidiyoruz.”

Birlikte hızlanıyoruz. Uzaktaki iki katlı evin üst kat verandasından bize bakan kısa boylu, beyaz saçlı, beyaz bıyıklı tıknaz adamı görebiliyoruz artık. Katina’nın merdivenleri tırmandığını, sarılıp öpüştüklerini, Angeli’nin gülümseyerek bize baktığını görüyorum. Celal Başlangıç merdivenleri tırmanırken geride durup ikisinin otuz yıl aradan sonra yeniden karşılaşmalarını, yeniden buluşmalarını görmek, seyretmek, istiyorum. Biz merdivenlerden çıkarken Angeli hep gülümsüyor. Angeli, sanki hep gülümsüyor, sanki hep gülümseyerek yaşıyor. Hep gülümsüyor da, Celal Başlangıç’ın sarılmak için uzattığı kollarına karşılık vermiyor sanki. Bilmem ki, belki de bana öyle geliyor. Uzun uzun el sıkışıp birbirlerine bakıyorlar. Celal Başlangıç’ın hiç tereddüdü yok; bu adam otuz yıl önce görüp tanıdığı, oturup beraber yemek yediği, içki içtiği, gazetesinde, kitabında yazdığı dalgıç Angeli işte. Angeli belli ki hatırlamıyor, tanıyamıyor bu gazeteciyi. Ama sevecen yine de, konuksever. İçeriye buyur ediyorlar bizi o sırada kapıda beliren madam Vasili ile beraber.

Sırtını kuzey rüzgarlarına yaslamış, verandası doğuya bakan evin küçük salonuna giriyoruz. Ortada bir soba yok ama ev sıcacık. Küçük, mütevazı salonun ön tarafında, aşağıya kiliseye, yola, köyün karşı yamaçlarına bakan iki küçük oda daha var. Angeli ile Celal Başlangıç uzun uzun birbirlerine bakarak konuşuyorlar. Hatırlamıyor Angeli. Haberi yok ki o zaman genç bir gazeteci olarak buralara gelmiş olan bu adamın kendisi hakkında gazetede yazı yazdığından, sonra o yazısının da içinde olduğu bir kitap yayımladığından, o yazılarıyla, kitabıyla ödüller aldığından. Haberi yok ki. Zaten Celal Başlangıç’ın kitabını yayımladığı yıllarda çekip gitmişti buralardan.

Madam Vasili sabah kahvesi pişiriyor bize kaşla göz arasında. Bir genç kız gibi hareketli, bakımlı, dinç. Bu ev onun annesinin eviymiş. 1986’da çekip gittiklerinde buralardan, annesi gitmemiş onlarla, bu evde oturmaya devam etmiş. Ev, yıkılmadan, yağmalanmadan ayakta kalabildiyse biraz da o yüzden işte.

Dört çocuk doğurmuş Madam Vasili 1982 ile 1986 yılları arasında. Üç kız, bir oğlan. Onları anlatıyorlar. Sehpaların üstündeki fotoğraflarını gösteriyorlar bize çocuklarının. Fotoğraftakiler çocuk değil elbette artık, orta yaşlarına gelmiş yetişkin insanlar. Ama onlar anne ve baba ne de olsa, çocuklarını anlatırken biraz hüzünlü ama gururlu ve mutlular. Hüzünlüler, çünkü çocuklar Yunanistan’da. Gururlular, çünkü büyütmüşler.

Madam Vasili annesini, annesinin burada, bu evde geçirdiği yılları, devletin el koyduğu bağlarını, bahçelerini anlatıyor. Topraklarını kurtarmaya çalışırken bir de üstüne ödemek zorunda kaldıklarını mahkeme, avukat paralarını. Celal Başlangıç’la ikimiz yan yana, bayram ziyaretine gitmiş çocuklar gibi oturuyoruz; biraz utangaç, biraz mahcup.

Şimdi daha umutlular ama. Devletin ayrımcı, dışlayıcı politikaları yumuşamış, eski korkutucu, aleni düşmanlık pek yok artık. Uzun yıllar sonra adanın Rum İlkokulu açılmış. Gençler yavaş yavaş adaya dönmeye, yerleşmeye başlamış. 1989 yılından beri ilk defa bir Rum bebek dünyaya gelmiş adada. Adını da İrini koymuşlar üstelik, yani Barış. Türkiye’den ve Yunanistan’dan kendilerine, barışa, kardeşliğe sahip çıkan aydınlar, hatta politikacılar var artık. Başkaları da var tabii hala, ama umut daha baskın. Hem Patrik Bartholomeos da buralı, İmroz’lu. Artık biraz daha huzurlu, biraz daha umutlular çocukluklarını yaşadıkları, birbirlerini sevip evlendikleri, kendi çocuklarını doğurdukları bu topraklarda.

“Ne yaptınız Atina’da otuz yıl” diye soruyor Celal Başlangıç. “Fabrikada çalıştım” diyor Angeli usulca, “kumaş fabrikasında çalıştım, çocuklarımı büyüttüm.” Bunu, her fırsatta tekrarlıyor:
“Çocuklarımı büyüttüm.” diyor.
“Çocuklar doğunca… Gitmek gerekti işte… Ne yapayım, çalıştım Atina’da. İşçiydim kumaş fabrikasında. Boya kazanlarında kaynar sular olurdu… Kapalı yer… Çalıştım işte… Büyüdü çocuklar. Otuz yıl oluyor neredeyse…”

Toparlanıp çıkıyoruz evden. Aşağıya kiliseye doğru yürüyoruz hep beraber. Yürürken süngercilik yaptıkları günleri anlatıyor Angeli. İşin zorluklarını, ekip çalışmasını, kazandıklarını nasıl paylaştıklarını.

“Özlemedin mi buraları?” diyorum, “Özlemedin mi buraları? Bu dağları, bu rüzgarları, köyünü, çocukluğunu, gençliğini. Hadi hepsinden geçtim, denizi, denizin altını özlemedin mi?”

Gülümsüyor:
“Ne yapayım, çocuklar büyüyecekti işte, hapis gibiydi işte…” diyor.
Hapis gibiydi!
“Şimdi Hakkı Kaptan’ın kardeşiyle palamuta çıkıyoruz arada bir” diyor, güzel bir şeyi aniden hatırlamış bir insanın sevinciyle.
Ben içimden Edip Cansever’in dizelerini söylüyorum:
“İnsan, yaşadığı yere benzer…” diyorum.
“İnsan, yaşadığı yere benzer.
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…”

İyi de nerede yaşadı Angeli, nerede yaşıyor? Hayatının yarısı burada, yarısı Yunanistan’da geçti. Burada, bu adada doğup büyüdü ama burada doğan çocukları şimdi anadilinin konuşulduğu ülkede, Yunanistan’da.
İnsanın anayurdu neresidir?
Ne saçma soru diyorum kendime sonra, bilmiyor musun: “İnsanın ana yurdu çocukluğudur.”
Onu, hiçbir zorbanın gücü yetmez insandan almaya.

‘ÇANAKKALE İÇİNDE’ Notu: Bu içerik Röportaj Atölyesi’nin izniyle, roportajatolyesi.com adresli web sitesinden alınmıştır.

Filtreler:

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir