Çanakkale İçinde
Helen Doron Oksygen Haşere Böcek İlaçlama Anzac Hotels
  • #ÇanakkaleBienali
  • #Deprem
  • #Kadın
  • 6.562 Görüntülenme

    Çanakkale Savaşları

    REKLAM

    Aşağıdaki bilgiler Sayın Muhterem Karpuzoğlu‘nun Çanakkale’de Ay Işığı Kitabevi ve Eceabat’ta Meriç Kırtasiye’den CD formatında edinebileceğiniz dosyasından alınmıştır.

    ÇANAKKALE SAVAŞLARINA GEÇMEDEN ÖNCE GELİŞMELERİ İNCELEYELİM

    19. yy. boyunca devam eden ekonomik nedenler ve sömürge çatışmaları, gelişmiş batılı ülkeler arasında giderek güvensizlik havası yaratmıştı.

    Özellikle Almanya’nın gücünü arttırması ve yüzyılın son çeyreğinde yayılma politikası izlemesi devletleri bir bloklaşma dönemine itti. Balkanlardaki uluslaşma hareketleri ve Rusya’nın bunu geleneksel yayılma politikalarına uygun görmesi, Balkan uluslarını bu yolda kışkırtması, Fransa-Almanya arasındaki Alsace-Loraine sorununun giderek gerginleşmesi, Avusturya-Sırbistan savaşının büyük devletlerin araya girmesiyle uluslararası boyutlara ulaşması ile patlama noktasına gelmiş uluslararası ilişkiler için Saraybosna suikastı aranılan bir bahane idi.

    28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük François Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırp’lı tarafından öldürülmesi üzerine Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilan etmesi, Rusya’nın Sırbistan, Almanya’nın Avusturya tarafını tutması bütün dünyayı ve insanlığı bir hafta gibi kısa zaman içinde büyük bir savaşın içine sürükledi.

    Eylül başında Almanların Paris yakınında Marne’de durdurulmaları ve uzun sürecek siper savaşlarıyla batıda başlayan bu kilitlenme üzerine yüzler doğuya çevrildi. Çünkü Rus ordularının beklenmeyen bir çabuklukla saldırıya geçerek Avusturya-Macaristan ordularını yenmeleri ve doğuda ilerlemeler kaydetmeleri, Alman genel kurmayını bütün kuvvetlerini buraya kaydırmak zorunda bırakmıştı. Diğer yandan Çin’deki Alman demiryolu ayrıcalıklarını, Alman üslerini ve Büyük Okyanustaki Alman adalarını ele geçirmek isteyen Japonya için Avrupa’daki savaş iyi bir fırsattı ve 23 Ağustos’ta Almanya’ya savaş açtı.

    Avrupa’daki kilitlenmeleri çözmek için yeni alternatifler arayan İngiltere ve Fransa İtalya’yı, Almanya-Avusturya ve Macaristan ise Osmanlıyı ve Bulgaristan’ı savaşa sokmak yolunda planlar hazırlamaya başladılar.

    II. Abdülhamid’in iş başından uzaklaştırılmasından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti bazen dolaylı bazen de dolaysız olarak Osmanlı Devleti’nin yönetimine karışıyordu. Osmanlı Devleti, 1908 yılından beri girdiği savaşlarda bir çok toprak kayıplarına uğramıştı. Bosna-Hersek, Afrika’da Trablusgarp ve Balkan Savaşları sonucunda gelen toprak kayıpları ile devam eden çözülme sonucu Osmanlı devleti’nin toprakları giderek küçülmüştü.

    Şimdi ufukta beliren savaş bulutları karşısında, hükumette Almanya tarafında savaşa katılıp-katılmama konusunda iki görüş ağır basıyordu. Maliye bakanı Cavit Bey’in başında bulunduğu grup Almanya’ya güvenmiyor ve Fransa’ya başvurma gereğine inanıyordu. Buna karşılık ittihat ve Terakki’nin güçlü ismi Enver Paşa’nın başında bulunduğu grup ise, hem zayıflayan ve küçülen devleti diriltmek ve genişletmek, hem de Pan-Türkist politikasını gerçekleştirmek için Almanya tarafında yer alınması gereğine inanıyordu. Sait Halim Paşa hükümetinin çoğunun savaşa karşı olması ve tarafsız politika izlenmesi yolunda ağır basmaları üzerine 2 Ağustos 1914’te Osmanlı-Almanya antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti, eğer Avrupa’daki savaş Almanya Rusya savaşına dönüşürse tarafsızlık politikasından ayrılacaktı. Bu anlaşma ile Alman General Liman Von Sanders’e Türk ordusu yönetiminde etkinlik tanınıyordu. Almanya’da bir Rus saldırısı karşısında Osmanlı Devleti’ne güvence veriyordu.

    Bunun dışında Almanya bir dış borçlanma teklif ederek, Osmanlı devletini yanına çekmeye çalışmaktaydı. Buna göre; 1915 yılından başlayarak her yıl %6 faizli 5. 000. 000 altın lira avans verecekti. 1915 yılına ait ödemenin 250. 000 altın lirası anlaşmanın imzalanmasından 10 gün sonra, 750. 000 lirası da Rusya veya İngiltere ile savaşa başladığımız tarihten sonra 10 gün içinde ve savaş devam ettiği sürece her ay ayrıca 400. 000 altın teklif edilmekteydi. Bu anlaşmadan Başbakan Sait Halim paşa, Savaş Bakanı Enver ve İçişleri Bakanı Talat Paşa dışındaki hükümet üyelerinin haberi yoktu. Bütün koşullar Osmanlı Devleti’nin aleyhine gelişirken, devletin içinde bulunduğu durumu yakından bilen, dışarıdaki gelişmeleri ise anında değerlendiren Sofya Ateşemiliteri Mustafa Kemal gelişmelerden hoşnut değildi. [1]
    Alman ordularının batı ve doğu Avrupa’da geri çekilmelerini ve kuvvet dengesini asker kişiliği ile iyi değerlendiren Mustafa Kemal “Alman kuvvetleri ile beraber olanlar yenilecektir” diyor ve Tevfik Rüştü Aras’a şöyle yazıyordu.

    “Fransa’da iştirak ettiğim son manevralardan hatırımda kaldığına göre, Fransız ordusunun büyük toplanma yeri güneydedir. Paris üzerine yürümekte olan Alman ordularına, karşı hücum beklenebilir.
    Ne yap yap partinin genel merkezindeki dostlarına, özellikle bacanağınız doktor Nazım Bey’e bütün gayretinizle anlatmaya çalışınız. Başlayan bu Dünya Savaşı’na asla karışmayalım. Senin de bu fikirde olduğuna asla şüphem yoktur. Elçi Fethi (Okyar) Bey’de aynı fikirdedir. Bu Dünya savaşına memleketimizin karışmaması için elinizden geleni yapmanızı isterim”. Bu mektup gereken yerlere ulaştırılmış fakat ok da yaydan çıkmıştı. Enver Paşa devletin ve ulusun kaderi hakkında tek başına karar vermekteydi.

    Bütün bunların yanında Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi yönünde çok önemli bir olay oldu, olay tek başına düşünüldüğünde o kadar da önemli sayılmayabilirdi. Ancak bardağı taşıran son damla oluşu ve bütün bir ülkeyi galeyana getirmesi bakımından çok önem li idi. Bu olay, Türkiye adına İngiltere’de inşa edilmekte olan iki savaş gemisi ile ilgiliydi. Hiç bir devirde iki savaş gemisinin rolü bu kadar önemli olmamıştır. Bu gemilerin önemini anlayabilmek için o devrin koşullarına bir göz atmak gerekir. 1914 yılında doğru düzgün bir hava kuvveti yoktu. Balkanlarda kara ve demiryolu ulaşımı bir kaç ana yoldan ibaretti. Balkan devletlerinin donanmaları kuvvet yönünden hemen hemen denkti. Kuzeyde Rusların Karadeniz filosu, Ege’de ise dretnot sınıfından iki zırhlının satın alınması konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile pazarlık halinde bulunan Yunan filosunun varlığı, Türkleri kendi filolarına da dretnot sınıfı iki savaş gemisi ilave etmek zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmıştı. Bunun üzerine İngiltere’nin Armstrong Wickers tezgahlarında inşa edilmek üzere, İngiltere’ye iki gemi siparişi verildi.

    1914 Ağustosunda bu gemilerden birinin yapımı tamamlanmış, diğeri de tamamlanmak üzereydi. Bu gemiler 30 milyona mal olmuştu. Avrupa’da savaş kokuları yayılmaya başlayınca İngiltere bu gemileri teslim etmedi. 3 Ağustosta, İngiltere hükümetinin sözcüsü olarak, Amirallik birinci lordu Winston Churchill gemilerin teslim edilmeyeceğini resmen açıkladı. İngilizler resmen korsanlık yapmışlar, parası ödenmiş gemileri teslim etmemişler ve Türklere söz hakkı tanımamışlardı. İngiltere bu olaydan duyduğu üzüntüyü belirtiyor, tazminattan hiç söz etmiyordu. 4 Ağustosta Türkiye’nin Londra büyükelçiliğine gönderilen şifreli telgrafta, Sultan Osman ve Reşadiye adı verilen bu gemileri Reşit Paşa gemisi ile teslim almaya giden 500 denizci ve Rauf Bey’e İstanbul’a dönmesi bildirildi.

    Bu haber, Türkiye’yi kendi saflarına çekmek isteyen Alman büyükelçisi Baron Von Wangenheim’ın eline çok büyük bir koz ver mişti. Elçi hiç vakit kaybetmeden İngiltere’ye güvenmekle ne kadar hata ettiklerini Enver ve Talat paşalara anlattı. İngiltere Türklerin iki savaş gemisine el koymuştu. Almanya ise bu kaybı karşılamaya hazırdı. Teklif kabul edildiği takdirde, eş değerde iki Alman zırhlısına hemen Türkiye’ye hareket emri verilecekti.

    Sonradan Yavuz adıyla Türk donanmasına yıllarca hizmet edecek olan Goeben zırhlısının bundan sonraki öyküsü ise şöyledir.

    3 Ağustos günü Goeben, refakat gemisi olan hafif kruvazör Breslau ile birlikte, belki tesadüfen, belki de hazırlanmış bir plana göre Batı Akdeniz’in mavi sularında bulunmakta idi. Goeben Almanya’da son zamanlarda inşa edilmiş 22. 640 tonluk, 26 mil süratinde, 27 cm. çapında toplarla silahlandırılmış, modern ve dretnot sınıfına yakın bir savaş gemisiydi. Bu özellikleriyle tek başına Rusların Karadeniz filosunun üstesinden gelebilecek bir gemi olduğu kadar, silah bakımından olmasa bile sürat bakımından, o zamanlar İngilizlerin Akdeniz’de bulunan bütün gemilerinden üstündü.

    İngilizler, Fransız gemilerine saldıracağından endişe ettikleri için bu gemiyi takip ediyorlardı. 4 Ağustosta İngiltere’nin Akdeniz filosu komutanlığından amirallik dairesine şu şifre çekildi: “Indomitable ve Indefatigable gemilerimiz Breslau ve Goebeni izliyorlar. ”

    Amirallik ise filoya şu cevabı gönderdi: “Takibe devam ediniz. savaş her an patlayabilir. ”Akşam vakti Goeben hızını 24 mile çıkartarak İngiliz zırhlılarını geride bırakıp karanlıklara karıştı. İngiliz filosu onun izini savaş başladıktan iki gün sonra bulabildi. Goeben ve Breslau o sırada Messina boğazında kömür yüklüyordu. İngilizlerin bilmedikleri husus, Alman zırhlısının komutanı Amiral Wilhelm Suchon’un derhal İstanbul’a hareket etmek üzere emir aldığıydı. Gemiler iki gün sonra, Yunan adalarının arasında, Çanakkale Boğazı’na girmek üzere Türkiye’nin iznini bekliyorlardı.

    İstanbul’da heyecan en yüksek noktadaydı. Gemilere giriş izni verilmesi savaşa resmen girmek demek olacaktı. Enver Paşa giriş iznini verdi. Gemileri soran İngilizlere cevap olarak gemilerin Osmanlı hükümeti tarafından satın alınarak Yavuz Sultan Selim ve Midilli adlarıyla Türk donanmasına katıldıkları bildirildi.
    Bu olayı İngiliz ve Fransızlar uzun süre protesto ettiler.

    26 Eylül günü çok önemli bir olay oldu. O gün öğleden sonra Akhisar torpidobotu Çanakkale Boğazı önündeki adalar arasında karakol görevi yapmak üzere yola çıkmıştı. Arkadan gemimize yetişen bir İngiliz destroyeri dur işareti verdi. Gemimiz durduğunda Mermer burnundan (Bozcaada) dönen ikinci bir İngiliz destroyeri çıkmış gemimizi araya almışlardı.

    Destroyerlerden birinden ayrılan bir motorla gelen İngiliz yüzbaşı filo komutanı amiralin tebligatını Akhisar gemimizin komutanı Hilmi Bey’e bildirdi. İngiltere’den verilen talimata göre bundan böyle hiçbir Osmanlı savaş gemisi boğazdan dışarı çıkmayacaktı. Çıktığı takdirde İngiliz gemileri Osmanlı gemilerini düşman sayarak ateş edeceklerdi. Bu defalık Akhisarın dönüşüne izin veriliyordu. Yapabileceği bir şey olmayan gemimiz geri döndü. Bunun üzerine Çanakkale’de sahil tabyalarına komuta etmekte olan Weber Paşa, kendi insiyatifi ile hiç kimseye sormadan boğazı kapattı. Boğaza yeni mayınlar döküldü, giriş yolunu gösteren fenerler söndürüldü. Bu önlemler, Türkiye’deki Almanların o zamana kadar yaptıkları hareketlerin, doğuracağı sonuçları bakımından en önemlisiydi. Çünkü boğazlardan geçiş uluslararası bir konferansta belirlenmiş olup, bunun tek taraflı ihlali kesinlikle savaş sebebi sayılıyordu. Boğazların kapatılması Çarlık Rusya’sının adeta şah damarını kesmişti. Rusya’nın çeşitli Karadeniz limanlarından gelen buğday ve diğer ihraç malları haftalarca İstanbul girişinde beklediler, sonunda geri döndüler.
    Türkiye’de barışın son birkaç haftası çok çabuk geçti. Trenler hep Alman personel getiriyordu. Haliç tersanelerinde eski savaş gemilerinin tamiri yapılmaya çalışıldı.

    Amiral Souchon, artık Yavuz adını alan Goeben’i sık sık Karadeniz’e manevraya çıkarıyordu. Ekim ayının sonlarında tarafsızlığın resmen ve fiilen sonu geldi.

    Yavuz, Midilli ve diğer Türk gemilerinden oluşan Osmanlı donanması Karadeniz’e açıldı. 29-30 Ekim günleri sırasıyla Odesa limanını, Sivastopol kalesiyle Novorossisk’i topa tuttu. Önüne çıkan bütün gemileri batırdı. Olayı öğrendiğinde Bahriye Nazırı Cemal Paşa Serkl Doryan kulübünde briç oynuyordu. Baskından hiç haberi olmadığını söylüyordu. Belki doğru söylüyordu, fakat harekatın Enver ve Talat paşalardan habersiz yapılmış olması olanaksızdı. Çünkü aynı saatlerde, Osmanlı İmparatorluğunun uzak bir köşesinde, Gazze’den hareket eden bir Türk birliği de Süveyş kanalını vurmak üzere zorlu bir çöl yolculuğuna çıkmıştı.

    9 Ekimde yaptığı konuşmada, İngiliz Başbakanı Asquith, Osmanlı Devleti’nin savaşa girişi konusunda şunları söyledi. “ Üç ay önce savaş başladığı zaman Müttefiklerimizle birlikte Türk hükümetine tarafsız kaldıkları takdirde imparatorluklarının toprak bütünlüğüne saygı göstereceğimizi vaad etmiştik. Bu ülkenin ikiye bölünmüş siyasetçileri iki taraf arasında tereddüt ettikten sonra nihayet Alman gemilerinin tehditleri yüzünden ve Alman altınları sayesinde onların tarafında yer aldılar. Aslında silaha sarılan Türk halkı değil Osmanlı hükümetidir ve hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki bu silah onları yok edecektir. Türkiye İmparatorluğu intihar etmiş ve kendi mezarını kendi eliyle kazmıştır. ”

    Goeben ve Breslau isimli iki Alman gemisinin gene Enver Paşa’nın bilgisi içinde Karadeniz’e açılması ve Rus Limanlarını topa tutması gibi bir olup bitti ile Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi karşısında, bu kez değerlendirmelerinin ve ileri görüşlülüğün verdiği rahatsızlık ve vatana hizmet aşkı Mustafa Kemal’i ileri safhada görev istemeye itmekteydi.

    Türkiye savaşa girince Atatürk, acilen Türkiye’ye dönmek, orduda fiilen görev almak istedi. Harbiye Nazırı Enver Paşaya başvurdu. Enver Paşa’nın cevabı “sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak, Sofya Ateşemiliterliğini daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” oldu. Atatürk bu yanıta çok üzüldü. Onun karakterindeki bir askerin ordusu savaşırken, onun yurt dışında kalması olanaksızdı. Ancak Harbiye Nazırı Enver Paşa Atatürk’ün Sofya’da kalmasını istiyordu. Nitekim 29 Kasımda Mustafa Kemal padişah emriyle Yarbay olarak I. Tümen komutanlığına atanmışken, 01 Ara lık 1914 tarihli yazısı ile bu tayini iptal ettirmiş, I. Tümen komutanlığına Kurmay Yarbay Cafer bey’i atamıştı. [2] Enver Paşa’nın Atatürk’ü ısrarla Sofya’ da bırakmak istemesi bazı yazarların, örneğin Sayın Hikmet Bayur’un düşündüğü gibi Mustafa Kemal’i kıskanan, çekemeyen Enver’in, savaşın çok kısa sürede biteceğini sanarak Mustafa Kemal’e bir onur payı ayırmak istemediği şeklinde yorumlanabilir. [3] Ancak Mustafa Kemal’e verilen görevler, onun gönderdiği raporlar özellikle Almanya ile ilişkiler açısından, Bulgaristan’ın savaşa girmesinin Türkiye için taşıdığı önem, Atatürk’e Bulgar dış politikasının Osmanlı dış politikasına paralel hale getirilmesine yardımcı olması görevinin de verilmiş olması[4] dikkate alınırsa Mustafa Kemal’in Sofya’da bırakılmak istenmesinin sadece Enver Paşa nın kıskançlığından kaynaklanmadığı kabul edilebilir.

    Bununla beraber Atatürk, Enver Paşa’nın Sofya Ateşeliğinin öneminden söz eden yazısına şu yanıtı verdi.

    “Vatanın savunmasına ait fiili görevlerden daha önemli ve yüce bir görev olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da Ateşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatından mahrumsam, kanaatiniz bu ise açıkça söyleyiniz”. [5] Bu yazısına da yanıt alamayan Atatürk, eşyasını toplayıp İstanbul’a gitmeye karar verdi. Tam hareket edeceği sırada İsmail Hakkı imzasıyla bir telgraf aldı. Bu telgrafta “19. Tümen komutanlığına atandınız, hemen hareket ediniz” deniyordu. Bu teli imzalayan harbiye nezareti müsteşarlığına vekalet etmekte olan ve “Topal” lakabı ile anılan levazım reisi İsmail Hakkı Paşa idi.
    Bu sırada Enver Paşa henüz İstanbul’a dönmüş değildi. Bilindiği gibi 3. Ordu (9-10 ve 11. kolordular) ile Sarıkamış yönünde büyük bir kuşatma harekatı düzenleyen Harbiye Nazırı ve Başkomu tan vekili Enver Paşa, 6 Aralık 1914’te İstanbul’dan hareket ederek 12 Aralıkta Erzurum’a varmış, 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın kış mevsiminde bu yörede böyle bir harekatın yapılmasının doğru olmayacağını, bu taarruzun sorumluluğunu yüklenemeyeceğini söylemesi üzerine 3. ordunun emir ve komutasını kendi üstlenerek 22 Aralık’ta (9 Kanun-u evvel 330) harekatı başlatır. Yine bilindiği gibi bu harekat büyük bir yenilgi, bir facia ile sonuçlanır. Şiddetli kar, tipi ve soğuk yüzünden 3. Ordu 90. 000 şehit, yaralı, esir ve kayıp vererek tamamen elden çıkar. 10. 000 kişi kadar bir kuvvet Erzurum’ a çekilir. Artık her şeyin bittiği kafasına dank eden Enver, İstanbul’a dönmeye karar verir. 3. Ordu komutanlığına Hafız Hakkı Paşa’yı atayarak ve orduya bir veda mesajı yayınlayarak kara yoluyla İstan bul’a dönmek üzere Erzurum’dan ayrılır.
    Atatürk, 19. Tümen Komutanlığına atandığını bildiren telgrafı aldığı zaman Enver Paşa daha yoldadır. Nitekim belgeler Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in 3. kolorduda yeniden kurulan 19. Tümen Komutanlığına atanmasına ait yazının Harbiye Nazırı vekili Talat imzasıyla 18 Ocak 1915’te yazıldığını, padişah emrinin 20 Ocak 1915’te çıktığını gösteriyor. [6]
    19. Tümen komutanlığına atandığını bildiren teli alan Atatürk, zaten yola çıkmak üzere hazırlanmış olduğundan bir kaç gün sonra İstanbul’a gelir. İstanbul’a geldikten sonra karşılaştığı durumu anılarında şöyle anlatıyor.
    “Sofya’dan İstanbul’a geldiğim zaman Enver, Sarıkamış’tan avdet etmiş (geri dönmüş) bulunuyordu. Evvela kendisini ziyaret için makamına gittim, haber gönderdim. Gelecek cevaba kapıda intizar ediyordum (cevabı kapıda bekliyordum). Bu aralık muamalat-ı zatiye (personel işleri) müdürü Osman Şevki Bey’i elindeki dosyasıyla orada gördüm, kendisine sordum.
    -Beni 19. denen Fırkaya (tümene) tayin eden Harbiye Nazırı vekili İsmail Hakkı Paşa’mıdır?
    Osman Şevki Bey pek ciddi ve biraz mahrem (gizli) bir lisanla (dille);
    -Hayır dedi. Doğrudan doğruya başkumandan vekili Enver Paşa hazretleridir. Erzurum’dan telgrafla emir buyurdular, emin olunuz beyefendi. . .
    Bir an sonra Enver ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver biraz zayıf düşmüş, rengi solmuş bir haldeydi. Söze ben başladım.
    -Biraz yoruldun, dedim.
    -Yok o kadar değil, dedi.
    -Ne oldu?
    -Çarpıştık, o kadar.
    -Şimdiki vaziyet nedir?
    -Çok iyidir, cevabını verdi.
    Ben daha fazla Enver Paşa’yı üzmek istemedim mükalemeyi (konuşmayı) kendi vazifeme intikal ettirdim.
    -Teşekkür ederim, beni numarası 19 olan bir fırkaya kumandan tayin buyurmuşsunuz. Bu fırka nerededir?Hangi kolordu ve emrinde bulunuyor?
    Cevap verdi.
    -Ha evet! Belki bunun için Erkan-ı Harbiye (genelkurmay) ile görüşseniz daha kati malumat alırsınız.
    Enver’i çok meşgul ve yorgun görüyordum, sözü uzatmadım.
    -Pek iyi, o halde sizi fazla rahatsız etmeyeyim, Erkan-ı Harbiye ile görüşürüm dedim.
    Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye’sine müracaat ettim. İcap eden rüesaya (başkanlara) kendimi şu yolla tanıtıyordum.
    -19. Fırka kumandanı Kaymakam (yarbay) Mustafa Kemal!
    Kendilerine, kendimi takdim ettiğim her zat hayretle yüzüme ba kıyor, benim kim olduğumu anlamakta müşkülat (güçlük) çekiyordu. Nihayet başkomutanlık Erkan-ı Harbiyesinde böyle bir fırkanın mevcudiyetinden haberdar olan bulunmadı.
    -Şimdi hale bakınız. Ne garip mevkideyim. Kemal-i ciddiyetle herkese 19. Fırka kumandanı olduğumu söylüyorum, halbuki böyle bir fırkanın mevcudiyetinden kimsenin haberi yok, adeta sahtekar vaziyetinde idim.

    Bizzat Atatürk’ün anlattığı bu durum, daha savaşın ilk aylarında Başkomutanlık genel kurmayının içine düştüğü kargaşayı ve Mustafa Kemal’in nerede olduğu bile bilinmeyen ikinci hatta üçüncü kategoriden bir birliğe komutan olarak atanmış olduğunu göstermesi bakımından bir gerçektir. Ama nereden bileceklerdi ki o 19. Tümen, 2-3 ay sonra Mustafa Kemal’in sevk ve idaresinde Çanakkale Savaşlarının talihini, I. Dünya Savaşının seyrini değiştirecektir.

    Atatürk, Sofya dönüşü İstanbul’da bulunduğu sırada I. Dünya Savaşı hakkındaki düşüncelerini arkadaşlarına ve büyüklerine söylemekten çekinmiyordu. Anılarında; “Ben Harb-i Umuminin müttefiklerimiz için iyi netice vereceğine itimat etmiyordum. Fakat emri vakiden sonra bulunduğum cephelerde harb’i muaffakiyetle isal etmeye (başarıya ulaştırmaya) çalıştım”der. [7]
    Atatürk’ün, genelkurmayda üst düzeyde yeri olan bir dostu ile daha önce yapmış olduğu söyleşi ilginçtir. Anılarında bu konuşmayı şöyle anlatır.

    “Ben ordunun bila kayıt ve şart (kayıtsız-şartsız) bütün esrarı (sırları) ile Alman heyeti askeriyesine tevdi ve teslim edilmesinden çok müteessirdim. Daha karar verilmezden evvel tesadüfen bu vakaya muttali olduğum vakit (bu olayı öğrendiğim zaman) sesimin erişebileceği makamata kadar itirazatta bulunmayı vazife addetmiştim. İtirazlarıma hiç kimse cevap vermedi. Cevap vermeye lüzum dahi görmedi.

    Yalnız bilmünasebe bu zemin üzerinde müdavele-i efkar ettiğim (yeri geldiği için bu konuda fikir alışverişinde bulunduğum) dostlarımdan biri ki, o zaman Erkanı Harbiye-i Umumiyede en yüksek makamlardan birisini işgal ediyordu. Bana, güya son derece samimi davranarak dedi ki;
    -Arkadaş bizim tecrübemiz senden çoktur. Vakıa seni hissiyat ve hayalata sevk eden şey memleket ve milletine aşkındır. Ama düşünmüyorsun ki, bu memleket ve halk senin hararetli aşkına zannettiğin kadar layıkmıdır? Bizim başımızda pek büyük adamlar var. Sen henüz onlarla konuşmamış, onların tecrübe dide (gün görmüş) nazarlarına nazarlarını tevcih etmemiş ve memleketin her tarafında ki muaffakiyetlerinin esrarını anlayamamışsın. Eğer bir defa kendileriyle görüşsen, aynı fikirleri kabul etmekte bizden daha ileri gidece ğine şüphe yoktur.

    Kimlerden bahsedildiğini pekala anlamıştım fakat teyit ettirme ye lüzum görmedim. Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemekle iktifa ettim.

    Muhatabım ki Harb-i Umumide vefat etmiştir. O zaman kendini yüksek hayalatın faili gibi tasavvur etmekten mütevellit bir heyecan içindeydi, diyordu ki:
    -Kemal, Kemal bizi rahat bırak sonra vicdanen mesul olursun. Biz öyle şeyler yapacağız ki, neticesinden sen de memnun olacaksın, dünya da hayrette kalacaktır”[8]Bu konuşma Atatürk’ün Sofya’da bulunduğu ve Sofya’dan dön düğü günlerde başkentteki atmosferi göstermesi açısından ilginçtir. Enver-Cemal-Talat Paşalar üçlüsü ülkenin geleceğine egemendir. Kendilerini ilahlaştırmışlar, kişileri etraflarına toplamış, yüksek makamlara getirmişlerdi. Atatürk her ne kadar inanmıyorsa da onlar, savaşın Almanların zaferi ile biteceğinden kuşku duymuyorlardı. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini Almanya’nın zaferine bağlamakta, bu amaçla Türk Ordusunu Alman subaylarının eli ile, Almanya’nın emellerine göre kullanmakta hiç bir sakınca görmemekte, aksine bu tutumdan büyük yarar ummaktadırlar.
    Atatürk işte böyle bir ortamda 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a geldi. 19. Tümenin emir ve komutasını üstlendi. 19. Tümen 57. Piyade Alayı ile iki depo alayından kurulmuştu. Fakat bir müddet sonra bu depo alayları geri alındı.
    Atatürk, Tekirdağ’a gelişini, 19. Tümeni teslim alışını ve Gelibolu yarımadası’nda gelişen olayları, “Arıburnu Muharebeleri raporu” nda şöyle anlatır.
    “Sofya’da Ateşemiliter iken Tekirdağ’da derdest-i teşkil bulunan (kurulmakta olan) 19. Fırka komutanlığına celb olundum (çağrıldım). Henüz fırka’nın matlup vechile (istenilen biçimde) teşkiline zaman kalmadan itilaf devletlerinin Çanakkale Boğazı aleyhine tehditkar bir vaziyet almaları üzerine fırkanın yalnız 57. Alayı ile Maydos’a (Eceabat) hareket emrini aldım (25 Şubat 1915)”.
    İngiliz donanması, iki Alman harp gemisinin (Geoben ve Breslau) Çanakkale Boğazı’na sığınmasından (10 Ağustos 1914) iki gün sonra boğaz önüne gelmiş, ama o günlerde Türkiye henüz tarafsız olduğundan, Türkiye’nin Almanların yanında savaşa girmesini teşvik etmemiş olmak için herhangi bir taarruzi harekette bulunmamıştı. Ancak Türkiye harbe girince, Rusya’nın isteği üzerine İngiliz ve Fransız harp gemileri 3 Kasım 1914 günü boğazın girişindeki tabyalara ateş açmışlardı. Bu taarruz da bir gösteriden ileri gitmemişti. Şubat 1915’e kadar itilaf devletlerinin boğaza karşı hiç bir taarruzi hareketleri olmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Süveyş Kanalına karşı giriştiği harekat başarısızlıkla sonuçlanıp (3 Şubat 1915), Mısır’da bulunan İngiliz birlikleri serbest kalınca İngiliz savaş kabinesi, Fransa ile birlikte boğazı aşmaya, İstanbul’u işgal ederek Osmanlı İmparatorluğunu barışa zorlamaya karar vermişti. Hazırlanan plana göre boğaz evvela donanma ile geçilecek, nakliye gemileriyle arkadan getirilecek kuvvetlerle boğazlar ve İstanbul işgal edilecekti.

    ÇANAKKALE SAVAŞLARI

    “Dünya Tarihini değiştirmek, Türk İmparatorluğunu ikiye bölmek, başkentini ele geçirmek, Balkan devletlerini birleştirmek, Sırbistan’ı kurtarmak, Büyük Dük’e (Rus orduları baş komutanı Nikola Nikolaieviç) başlıca savaş hareketlerinde yardım etmek ve savaşın devamını kısaltmakla sonsuz insan hayatını kurtarmak” diyordu Churchill. Haziran 1914 sonlarında gerginleşen siyasi ortam, 1Ağustos 1914’ten itibaren silahlı çatışmalara dönüşmüş ve bütün Avrupa’yı sarmaya başlamıştı.
    Alman Goeben ve Breslau gemilerinin Amiral Souchon komutasında 27 Ekim 1914’te Karadeniz’e açılarak 29 Ekim’de Rus donanmasını ve limanlarını bombardıman etmesi, Rusların Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilanına ve Kafkas sınırlarına hücum etmesine neden olmuştu. İngiltere ve Fransa 2 Ağustos 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanlarla gizli bir anlaşma yapmasına rağmen tarafsız gibi görünmesini ve Karadeniz olayına da Rus donanmasının neden olduğu iddialarını kabul etmemiş, bu nedenle boğaz dışında bulunan İngiliz donanmasının 3 Kasım 1914’te Çanakkale Boğazı’nı bombardıman etmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nu 11 Kasım’da İtilaf devletlerine savaş ilan etmek zorunda bırakmıştı. Savaş ilanı üzerine İtilaf devletleri İstanbul’u işgal edip, başkenti ele geçirerek Osmanlı İmparatorluğu’nu savaştan çekilmeye zorlamak, böylece Almanları Ortadoğu’dan uzaklaştırmak, Bulgaristan’ın merkezi devletlere katılarak savaşa girmesine engel olmak, Karadeniz’e açılan boğazı Ruslardan önce ele geçirerek savaş sonu yapılacak barış antlaşmasında güçlü konumda bulunarak boğazlar üzerinde kesin söz sahibi olmak, Karadeniz’e açılan boğazın Ruslar’a bırakılma zorunluluğu doğarsa, Çanakkale’yi elde tutarak Rusların Akdeniz’e çıkmalarını önlemek düşünce ve kararları, İngiltere ve Fransa’ya Çanakkale yolunu açmıştı.
    Bütün bu sözler içinde itilaf devletlerinin en önem verdikleri nokta Ruslara yardım etmek ve malzeme yetiştirmekti. Çünkü Avrupa’nın göbeğinde yer almış Almanya-Avusturya ve Macaristan, Rusya ile itilaf devletlerinin irtibatını kesmişti. Rus’larla itilaf devletleri arasında üç birleşme yolu kalmıştı. Biri Kuzey Buz Denizinden geçen ve yılın büyük bir bölümünde buzlarla kaplı ve kapalı olan yol. İkincisi Alman ve Avusturya deniz kuvvetleri tarafından kapatılan Adriyatik yolu. Üçüncüsü ise her mevsimde açık olan Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Marmara Denizi ve Karadeniz yoluyla Akdeniz’i Rusya’ya bağlayan yol. İşte İtilaf devletleri bu üçüncü yol ile Rusya’ya silah, mühimmat, teçhizat ve her türlü yardım malzemesini göndererek Rusya’da bulunan büyük insan kitlelerini İttifak devletleri üzerine saldırtmak istiyordu. Bundan başka Kafkas cephesinde Türklerin Ruslar üzerine yaptığı baskının azaltılmasını, bunun için de Türklerin dikkatini başka tarafa çekecek bir hareket yapılmasını Ruslar müttefiklerinden resmen istedi. Diğer yandan İtilaf devletleri, Fransa sınırında çıkmaza giren savaşı olabildiğince kısaltmak istiyorlardı. Bunun yolu da Rusya’ya acil yardım sağlayıp, kuzeyden Almanların üzerine saldırmaları gerekiyordu.

    İşte bu nedenlerden dolayı itilaf devletleri her neye mal olursa olsun Çanakkale yolunu açmayı, İstanbul’u Ruslara peşkeş çekmeyi planladılar.

    Çanakkale’deki Hazırlıklar:
    Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin genel savaşa girmekte acele ettiği kanaatindeydi. Sofya’dan bütün cephelerdeki gelişmeleri dikkatle izliyor, daha savaşın başlarındayken bu savaşın sonuçlarını kestirebiliyordu. Bu kanaatini gerekli makamlara bildiriyordu. Bununla beraber doğru veya yanlış bir savaşa girmiş bulunan ülkesin de aktif bir görev almayı askeri ateşeliğe tercih etti. Başkumandanlığa başvurarak orduda bir görev istedi. Bunun üzerine Tekirdağ’da kurulmakta olan bir tümen komutanlığına atandı (2 Şubat 1915).

    Bu görevi kabul eden Mustafa Kemal, kuruluş halinde bulunan tümenini bir ay gibi kısa zaman içinde seçkin bir kuvvet haline getirdi. Bu tümen “19. Fırka” adı altında I. Dünya Savaşında önemli roller oynadı. 19. Tümen Tekirdağ’da hazırlıklarını tamamladıktan sonra Eceabat’a (Maydos) geçirildi (25 Şubat 1915).

    Atatürk, Maydos’a intikalden sonrasını anlatmaya devam ediyor.
    “Maydos’ta İstanbul’dan gönderilen 72. ve 77. Alaylar Fırka’ya (Tümen) ilhak ederek Fırka yeniden tesis ve inşa edilmiştir. Zaten Maydos mıntıkasında bulunan 9. Fırka’nın 26. -27. Alayları ve bazı bataryaları dahi taht-ı kumandama (komutam altına) verilerek Maydos mıntıkası kumandanlığı namı altında Ece limanı ile Seddülbahir ve Morto limanı dahil bunlar arasındaki sahilin muhafazasına memur oldum. Aldığım talimatlara nazaran hem mevki-i müstahkem kumandanlığının ve hem de 3. Kolordu kumandanlığının taht-ı emrinde bulunacaktım.

    İş bu mıntıkada Balkan muharebesinin son safhasında Mir Liva (Tuğ General) Fahri Paşa taht-ı kumandasında bulunan Kuvvayı Mürettebe namı altındaki kuvvetlerin erkanı harbiyesi harekat şubesi müdürü vazifesiyle bulunduğum sıralarda sahili ve sureti müdafaasını arüz-i amik (enine boyuna) tetkik etmiş idim. Bu tetkikatımdan hasıl olan kanaatime göre düşmanın ihraç teşebbüsünde, Seddülbahir ve Kabatepe civarındaki sahile aynı zamanda ihraç yapabilmesi mümkün ve buna mukabil iş bu sahil aksamının düşmanın ihracına sahilde mani olacak surette müdafaası da mümkün ve lazım görülmüştür. Bu itibarla 26. ve 27. Alaylar tarafından Kabatepe ve Seddülbahir sahil mıntıkalarında alınmış olan tertibat-ı tedafüye (savunma düzeni) bizzat gezilerek ve görülerek ve serd olunan nokta-i nazara (ileri sürülen görüşe) göre tadil edilmiş (değiştirilmiş) ve her halde mezkur (sözü geçen) sahil parçalarının her biri için birer alay kafi görülmüş ve 19. Fırka bir alayı ile Sarafim Çiftliğinde ve aksam-ı mütebakisiyle (geri kalan kısımlarıyla) Maydos’ta bulundurulmuştur”.

    Demek ki, Şubat ayının son günlerinden itibaren Atatürk, Maydos bölgesi komutanı olarak Ece limanı’ndan (Seddülbahir dahil) Morto Limanı’na kadar Gelibolu Yarımadası’nın batı kıyılarını korumakla görevlendirilmiştir. Emrinde beş piyade alayı vardır. Bu tarihlerde düşmanlar henüz Çanakkale’ye hücum etmemişlerdi. Yalnızca Türk kuvvetleri boğazın korunması için bazı tedbirleri almaya çalışıyorlardı. Gelibolu Yarımadası’nın coğrafi konumuna göre Ege Denizinden bir çıkarma harekatı yaparak hücum edecek kuvvetleri Marmara denizine ulaştıracak en kestirme iki kara yolu vardı ki; bunlardan biri kuzeyde Bolayır yakınlarında 4. 5 km genişliğindeki bölge, diğeri de güneyde Kabatepe ile Eceabat arasındaki 7. 5 km. lik kısımdır. Bolayır’dan veya Anadolu bataryalarının arkasından Marmara’ya sarkmak çeşitli nedenlerden dolayı çok güç olduğundan düşmana en kolay ve en cazip gelebilecek çıkarma bölgesi Kabatepe ile Eceabat arasındaki dar alandı. Burası ancak çok kuvvetli tutulur ve desteklenirse boğazın savunması kolaylaştırılmış olurdu. O sırada Türk ordusunun komuta düzeyinde yer alan Almanlar boğazın savunması için düşmanın Bolayır’a çıkarma yapacağını tahmin ederek ve Yarımadada savunma yapılabileceğini kestiremeyerek büyük ihtiyat kuvvetlerini Bolayır ve çevresine yığmak istemişlerdi. Türk komuta heyeti ise daha başlangıçta yarımada kıyılarında düşmanı karşılamayı esas tutuyordu. 19. Fırka komutanı olarak Eceabat’a gelen Mustafa Kemal’de aynı düşüncedeydi. Bu bölgede ayrıca kıyı gözetleme görevinde bulunan bazı piyade alayları ve topçu bataryaları da Mustafa Kemal’in emrine verilerek kendisi Eceabat Maydos) bölgesi komutanı sıfatıyla Rumeli yakasının savunması ile görevlendirildi.

    Mustafa Kemal bu sıradaki durumu şöyle anlatmaktadır.

    “Benim kanaatime göre düşman çıkartma girişiminde bulunursa iki noktadan bulunurdu. Biri Seddülbahir diğeri Kabatepe civarı. Benim bakış açıma göre düşmanı karaya çıkarmadan bu sahil parçalarını doğrudan savunmak mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı böyle sahilden savunacak şekilde yerleştirdim”.
    Mustafa Kemal bu şekilde yerleştirdiği kuvvetlerini herhangi bir düşman çıkartma harekatına karşı koyacak, geceli gündüzlü tatbikatlarla çalıştırmaya başladı. Gelibolu Yarımadası’nda bu çalışmalar olurken Boğaz Komutanı Cevat Paşa ve emrindeki kurmay heyeti Çanakkale Boğazı’nın savunma planlarını hazırlamaya başladılar.

    Boğazdaki Savunma Düzeni:
    Çanakkale Boğazı’ndaki savunma düzeninin belkemiğini Müstahkem Mevki (Savunma bakımından kritik kesimlerde kurulan yer ya da noktalar. Bunlar genellikle sabit birer savunma tesisidir. Çeşitli silah ve darbelere dayanabilecek güçte çok sağlam olarak yapılmışlardır. Bu tesisler genellikle barış zamanlarında yapılmaya başlanır) oluşturuyordu. Mart 1915 başlarında Çanakkale Müstahkem Mevki emrinde 27 batarya halinde düzenlenmiş çeşitli çapta 200 kadar top ve bir mayın grubu vardı.

    Müstahkem mevki topçusu, methal (giriş) ve merkez savunması olmak üzere iki grup halinde düzenlenmişti. Bu iki grup arasında 15 ve 12 cm. lik obüslerden oluşan ve Erenköy (İntepe) Ağır Topçu Bölge Komutanlığı adıyla anılan seyyar topçu birlikleri bulunuyordu.

    Methal (giriş) grubu; Rumeli yakasında, Gelibolu Yarımadası’nın ucunda bulunan Ertuğrul ve Seddülbahir tabyalarıyla, Anadolu yakasında bulunan Kumkale ve Orhaniye tabyalarından oluşuyordu. Görevleri düşmanı oyalamak olan bu tabyalarda 15-28 cm. çapın da 19 ağır top vardı. En uzun menzil 16. 000 metre idi.

    Merkez grubu; Rumeli yakasındaki Mesudiye, Mecidiye, Hami diye, Namazgah, Değirmenburnu tabyalarıyla, Anadolu yakasındaki Dardanos, Hamidiye, Çimenlik, Mecidiye ve Nara tabyalarından oluşuyordu. Bu tabyalarda altısı 35. 5, onüçü 24cm. çapında olmak üzere 139 top vardı. Bunların bir bölümü eski savaş gemilerinden çıkarılmıştı. Bu grubun en uzun menzili de 16. 800 mt. kadardı. Fakat, topların çoğunun menzili 7-8 km. yi geçmiyordu. Adi ateşli eski toplardı (Kara barutla çalışan, patlayınca dakikalarca duman içinde kalan ve hemen müdahale edilemeyen, otomatik olmayan toplar).
    Mayın Grubu; I. Dünya savaşı başladığında Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı mayın grubunun emrinde İntibah mayın gemisi ile Giresun mayın depo gemisi, Selanik ve İnebahtı mayın romorkörleriyle birkaç motorlu bot vardı. Almanya’da özel olarak mayın dökme işi için yaptırılan Nusrat mayın gemisi, 3 Eylül 1914’te Türkiye’ye gelmiş ve Çanakkale Boğazı mayın grubu emrine verilmişti.

    I. Dünya savaşının başlaması ve Çanakkale Boğazı’nın yabancı savaş gemilerine kapatılmasından sonra, mayın grubu merkez tabyalarının önünde boğazın talveg hattına (1-Boğazın en alçak noktalarının birleştirilmesi ile elde edilen çizgi. 2-Boğaz, kanal, ırmak gibi seyre elverişli dar suların ortasından geçtiği var sayılan çizgi. Gemiler genellikle bu çizginin sancak tarafını takip ederlerdi) dikey 10 mayın hattı döşemiş ve bu hatlara toplam 350 mayın dökmüştü. (Boğaza toplam olarak 403 mayın döküldü)
    Şubat ayı sonlarında ve mart 1915 başında cereyan eden ve biraz sonra anlatacağım bombardımanlarda düşman gemilerinin daha çok Erenköy (İntepe) koyu’nda manevra yaptıklarının görülmesi üzerine Nusrat mayın gemisi 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan sabaha karşı Poyraz-Lodos yönünde 26 mayın dökmüştü.
    Bazı kaynaklar, savaşın Türk’ün zaferi ile sonuçlanmasında kesin rolü olan bu mayınların 18 Mart sabahı döküldüğünü yazarlarsa da Müstahkem Mevki Komutanlığı harp ceridesinde (Harp tutanakları, harp tarihinin yazılı olduğu kitap-defter) 8 Mart sabahı döküldüğü yazılıdır.

    Bazı kaynaklara göre bu mayınlar Ruslar tarafından Trabzon Limanı açıklarına dökülmüş, denizcilerimiz tarafından toplanarak 8 günde Çanakkale’ye getirilmiştir. Çanakkale’ye varış tarihi 2 Mart olarak belirtiliyor. Demek ki Nusrat mayın gemimiz 6 gün sonra bun ları Erenköy koyu’na dökmüştür. O günlerde her an düşman donanmasının saldırısı beklendiğine göre ele geçirilen bu 26 mayının denize dökülmesi için 16 gün beklenmiş olması mantıklı değildir. [9]

    Seyyar birliklere gelince; boğazın karaya asker çıkarılarak yapılacak bir saldırıya karşı savunulması için 9. ve 11. Tümenlerle Beyoğlu Jandarma Alayı müstahkem mevki komutanlığı emrine verilmişti. Saros Körfezi’nin savunulması görevi, karargahıyla Gelibolu Yarımadası’nda bulunan 3. Kolorduya verilmişti. Müstahkem Mevki Komutanlığı, kolordu ihtiyatı olarak Eceabat bölgesine gelmiş (25 Şubat 1915) bulunan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümene de emir verebilecekti.
    Nusrat mayın gemimizin savaşın kaderine etki eden mayınları döküşü:

    07 Mart gecesi, saat 10. 30 sularında bir posta eri üç gündür uykusuz bulunan Mayın Grup Komutanı Deniz Binbaşı Nazmi Bey’in (Akpınar) yanına çıkarak, Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa’nın (Çobanlı) derhal kendisini görmek istediğini bildirdi. Binbaşı yanına gittiği zaman mevki kumandanının odasında Amiral Von Usedom da bulunmakta idi. Cevat Paşa, binbaşıyı masa üzerinde serili haritanın önüne götürerek, “oğlum” dedi, “bu akşam sana çok önemli bir görev düşüyor. Nusrat gemisiyle çıkıp burayı mayınlayacaksın”. Haritanın üzerinde bulunan parmağı Erenköy (İntepe) koyu bölgesini gösteriyordu.
    “Kaç tane mayın var Binbaşım ? ”.
    “26 tane Paşam”.
    “Güzel. . . Bunları bu gece Karanlık Limana bir hat üzerine dökebilirmisin?”
    “Derhal Paşam”.
    “Sağ olun Nazmi Bey. Ben Nusrat’ı Nara’dan getirttim. Kılavuz Yüzbaşı Hakkı Bey de hazır, emir bekliyor”.
    Cevat Paşa harita üzerinde bilgi vermeye devam etti. “Düşman gemileri en çok şu noktaya, Akyarlar önüne geliyor. Bunun nedeni Rumeli tabyalarımıza daha rahat ateş edebilmek ve bizim tabyalarımızın kör noktasında kalmalarıdır. Buralardaki derinliğin mayın döşeme işine bir engeli var mıdır?”
    “Yoktur Paşam”
    “Ne zaman hareket edebilirsiniz?”
    “Şimdi hazırlığa başlar 24. 00’te demir yerinden ayrılırız”.
    Selamı veren Nazmi bey, müstahkem mevki kumandanının yanından ayrıldı. İskeledeki nöbetçi filikaya binerek Nusrat’a gitti.

    Tophaneli Hakkı kaptanın idaresindeki Nusrat, 1913 yılında Almanya’da inşa edilmiş, 380 tonluk bir tekneydi. Kısa zamanda hazırlıklarını tamamladı, Kepez istikametine doğru hareket etti. Bütün ışıklar söndürülmüş, bacadan kıvılcım atmasın diye bütün ocaklar bastırılmıştı. Gemide 8 subay, 54 er olmak üzere 62 mürettebat vardı.

    Akyarlar önlerine gelindikten sonra gemi yavaşladı ve hazırlanan mayınlar kıyıya paralel olarak 100 m. aralıklarla ve birer birer suyun 4. 5 m. altına bırakılmaya başlandı. Her mayının atılışından sonra Nusrat hızla yer değiştirmekteydi. Saat 03. 20’de mayınların hepsi dökülmüş bulunuyordu. Süvari hemen dümen kırdı ve dönüş yolculuğu başladı. Bir yandan da sancak tarafında, biri kırmızı üçü yeşil olmak üzere dört ışık devamlı yakılıp söndürülmekteydi. Bu, müstahkem mevkiye görevin başarıyla yerine getirildiğini bildirmek üzere önceden kararlaştırılan işaretti. Sabırsızlıkla beklemekte olan Cevat Paşa kendisine bu işaretin haberini getiren gözcüye adet haline getirdiği bir mecidiye bahşiş vermişti.
    Yavaş yavaş esmeye başlayan rüzgarın etkisiyle çalkalanmaya başlayan sabah sularında, mayın tarlaları arasında dönüş yolculuğu oldukça zorlu oldu. Bir ara oldukça büyük bir tehlike atlattılar. Uzaklarda dolaşan İngiliz karakol gemilerinden biri her nasılsa Nusrat’a yaklaşmış ve projektörleriyle deniz yüzeyini taramaya başlamıştı. Işık topu çırpıntılı suları yalayarak Nusrat’a doğru dönmekteydi. Gemidekiler nefeslerini tutmuş, projektörün kendi üzerlerinde duracağı anı bekliyorlardı. Karakol gemisi onları bulduğu takdirde kurtulma olanağı yoktu. İşte tam bu anda sanki bir mucize gerçekleşti. Anadolu yakasından sıkılan bir projektörden gelen ışık demeti tam bu ışıkla çakıştı. Oluşan parıltı İngiliz gemisindekilerin gözünü aldı. Işıklarını başka tarafa çevirdiler. Ne tarafa kaçsalar Anadolu projektörü onları ısrarla takip ediyordu. Nusrat işte bu mucize ile kurtuldu ve yoluna devam etti. Saat tam 05. 40’ta Çanakkale Limanındaki demir yerine gelerek kazanlarını söndürdü.

    Bu küçük gemi ve mürettebatı 18 Mart deniz savaşının kaderini bağlayacak çok büyük bir işi başarmıştı.
    Karanlık Koy’da mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz pilot, bu 26 mayının başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.

    18 Mart günü yaşananlar Türk Tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusrat mayın gemisinin başarısı tartışılmazdır. Winston Churchill 1930 yılında “ Revue de Paris” dergisinde bu olayı şöyle anlatıyor.
    “Birinci Dünya Savaşı’nda bu kadar insanın ölmesine savaşın ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5000 adet ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından döşenen bu 26 adet mayındır.

    Görüldüğü gibi Nusrat mayın gemisi ve 18 Mart Deniz Zaferi bütünleşmiş ve bu zaferle birlikte anılan bir destan olmuştur.

    Çanakkale boğazına hücum kararı:
    Genellikle Çanakkale’ye yapılan saldırıların Rusların isteği üzerine yapıldığı söylenir. Bu yanlış değil fakat eksiktir. Çanakkale’ye saldırı önerisi ilk kez Yunanlılardan gelmiştir. Balkan savaşında (1912-1913) ele geçirdiği Ege adalarını sağlama almak, Türkler’i Ege Denizinden uzaklaştırmak isteyen Yunan hükumeti, 19 Ağustos 1914’te Türkiye’nin henüz tarafsızlığını koruduğu sırada İngiltere’ye başvurarak Çanakkale’de bir cephe açılmasını önermiş, bu takdirde silahlı kuvvetlerini İngiliz komutanlığı emrine vereceğini bildirmişti. Böyle bir hareket Türkiye’nin savaşa girişini çabuklaştıracağı ve İstanbul’un Yunanlılara bırakılması sonucunu doğuracağı için bu istek kabul edilmedi. [10]

    Bütün bu gelişmeler olup biterken Kahire, Sidney, Melbourne, Wellington ve Londra gibi büyük şehirlerde yayınlanan bazı gazetelerde, birdenbire şu şekilde haberlerin çıktığını görüyoruz:“Türkler Hırıstiyanları toptan öldürüyor. Kadınlara tecavüz ediliyor. Türk askerleri, savaş esirlerine çok kötü işkenceler uyguluyor. . ” Gazeteler de bunlara benzer haberlerin belirli aralıklarla ve sık sık yayınlanışı dikkat çekicidir. Ancak kısa bir süre sonra tüm bu haberlerin, “Atina, Selanik” ya da, “İstanbul’daki güvenilir gizli kaynaklara” dayandırıldığı ortaya çıkınca, olayın aslı anlaşılacaktır. Kısacası bizim “komşu(!) Yunanistan”, tıpkı günümüzde olduğu gibi, Türkiye aleyhine propaganda yaparak Avrupa ve Yeni Zelanda kamuoylarını etkileyip, Türklere karşı olumsuz düşünce ve yargıların gelişmesi için çaba harcamaktadır. O günlerin gazetelerinde çıkan haberlerden bazıları aynen şöyle:

    “Türkler Trabzon’daki Hıritiyan Rumları öldürüyor. ”
    (Argus. Sidney, 25 Kasım, 1914, S. 7)
    “Anadolu’daki Yunanlılar ve tüm Hıristiyanlar tehlikede”
    (The Egyptian Gazete. Kahire, 11 Ocak 1915, S. 3)
    “Türkler savaş esirlerini toptan öldürüyor. ”
    (The Egyptian Gazete. Kahire, 22 Mayıs, 1915. S. 19

    Kuşkusuz bu tür haberler, Gelibulu’ya giderek Türklerle çarpışacaklarını öğrenen Anzaklar ve özellikle de geride bıraktıkları aileleri üzerinde etki yapıp Türkler aleyhine olumsuz yargıların gelişmesine yol açmaktaydı. O kadar ki, bu haberlerden etkilenen ve Çanakkale’ye gideceklerini öğrenen bazı Anzak askerlerinin, yüzük taşları altında zehir saklayıp, Türklere esir düşerlerse İşkence görmektense intihar etmeyi düşündüklerini öğreniyoruz. Gene bu propagandaların etkisiyledir ki, Anzakların düşüncesinde var olan ve Mısır’da geliştirdikleri Türk imajına şu sıfatlar da eklenecek ve Gelibolu Yarımadası’na çıkarıldıkları gün, böyle bir düşmanla savaşacaklarını düşüneceklerdir:

    “Abdul:Acımasız, vahşi, zavallı, barbar Türk…”

    Ne var ki, Anzaklar başta olmak üzere, Çanakkale’de Türk Askeri Mehmetçik ile çarpışıp, onu doğrudan tanıma fırsatı bulan bütün düşman askerleri, zamanla, gerçeklerin farklı olduğunu görüp anlayacaklardır. Ama bunun için, tüm dehşet ve acımasızlığı ile Çanakkale Savaşları’nın yaşanması ve yüzbinlerce insanın kan ve canlarını vermesi gerekecektir.

    Türk Ordusunun Sarıkamış’ta taarruza başlaması ve ilk günler de bu saldırının Rus Kafkas Ordusunu tehlikeli duruma sokacak gibi görünmesi üzerine Rus Başkomutanlığı, İngiliz savaş bakanını arayarak yardım ister. O sırada İngiltere’de batı cephesindeki savaşlar mevzi harbine dönüştüğünden, savaşı hareketlendirmek için Almanya’nın Baltık Denizi kıyılarında, Balkanlarda ya da Çanakkale’de ikinci bir cephe açılması tartışılmaktadır. Sonunda bahriye nazırı (denizcilik bakanı) Churchill’in ısrarı üzerine İngiliz savaş komitesi, 13 Ocak 1915 günü yaptığı toplantıda İstanbul’a ulaşmak amacıyla Çanakkale Boğazı’nın donanma ile zorlanarak geçilmesi hususunda bir prensip kararı aldı. 28 Ocak’ta kesin karara varıldı (Emekli Tuğ General H. Fahri Çeliker). Deniz I. Lordu, yani bütün savaş filolarının başkomutanı Lord Fisher ile teknisyenler bu kararı doğru bulmadılar, itiraz ettiler. Yalnız deniz filosu ile boğazın zorlanamayacağını ileri sürdüler. Amiral Nelson’dan sonra İngiltere’nin en ünlü amirali sayılan Lord Fisher hazırladığı planda, Çanakkale’ye hem denizden hem karadan taarruz yapılmasını aynı zamanda İskenderun’a asker çıkarılmasını, Suriye kıyılarına karşı deniz gösterilerinde bulunulmasını, henüz tarafsız olan Yunanlıların ve Bulgarların da Osmanlı’ya saldırtılmalarını, bütün bunların da aynı zamanda yapılmasını istiyordu. O, bu genel hareketler sırasında Dretnot tipinden önceki savaş gemileriyle boğazın zorlanmasını ileri sürmüştü (Savaştan sonra yazılmış İngiliz resmi tarihi, bu plana göre hareket edilseydi, zaferle birlikte başarının da geleceğini yazar).

    Çanakkale Savaşları’nın başından sonuna kadar hem deniz hem kara savaşlarına katılmış ve anılarını günü gününe not etmiş Topçu Yüzbaşı Sayın Şemsettin Çamoğlu deniz savaşının başlangıcını şöyle anlatıyor: [11]

    3 Kasım 1914
    -Bu sabah çok erken kalktım. Boğaz’ı ablukaya alan, hiç durmadan zik zak yaparak seyir halinde olan nöbetçi düşman gemilerini görmek üzere sahile doğru yürüyordum. Gözetleme yerinde bulunan nöbetçi subayımızın tabur komutanına haber vermek için kışlaya doğru acele acele geldiğini gördüm. Yanımdan geçerken bana, gözüktüler-geliyorlar dedi. Biraz sonra bütün subay ve erlerimizle top başında bekliyorduk. Bataryamın yanındaki bir kule üzerinden dürbünle düşman filosunun gelişini inceliyordum. Ortalama 16. 000 metre yaklaştıktan sonra, baştaki zırhlının sağımıza doğru bir çark hareketi yaparak döndüğünü ve ilerlediğini ve ondan sonra gelen zırhlıların da aynı noktada çark ederek ilerlediklerini gördüm. Baştaki iki zırhlı İngiliz, diğerleri ise Fransız’dı. Dördü de bordalarını istihkamlarımıza çevirdikten sonra, birinci zırhlı sağımızda bulunan Ertuğrul tabyasına, ikinci zırhlı Seddülbahir’e, üçüncüsü Kumkale’ye, dördüncüsü ise Orhaniye tabyalarımıza ateş açtılar.

    Artık durum anlaşılmıştır. 4 Zırhlı aralarında istihkamları paylaşmışlardı. Seddülbahir istihkamı ikinci gemiye düşmüştü. Top menzilinden çok uzakta açılan bu gemi ateşine karşı sessiz, karşılıksız beklemekten başka çare yoktu. Bataryamın eratını ne olur ne olmaz düşüncesiyle daha korunaklı bir yere yerleştirdim. Bize ateş açan geminin ilk mermisi arkamızda ve biraz uzağımızdaki Hisarlık burnu (Şimdiki Şehitler Abidesinin bulunduğu yer) hizasında denize düştü. İkincisi daha kısa, üçüncüsü Seddülbahir iskelesine, 4. ise tam istihkamımızın üzerine düştü. Bu sırada istihkamdan acele acele çıkarılmakta olan mekkare hayvanlarından birkaçı ve mekkare onbaşısı yaralandı (mekkare, silahlı kuvvetlerde eskiden silah, yük ve eşya taşımak amacıyla kullanılan at, katır vb. hayvanlar). Korkunç top ateşi olanca hızıyla devam ediyordu. Bu sırada kulakları sağır eden müthiş bir patlama duydum. Korkunç bir yer sarsıntısı ile sarsıldım. Sığındığım kemerin üzerine bir mermi düştü sandım. Dışarı fırladım bir metre ilerisini bile göremiyordum. Etrafa genizleri yakan, boğucu barut kokusu yayılıyordu. Genzim tıkanmış, nefes alamayacak halde idim. Barutun kokusundan ve dumanından boğulmamak için ağzımı burnumu kapatmaya çalışırken kolumdan ve bacağımdan yaralanarak yere yuvarlandım. Gözlerimi açıp kendime geldiğimde bombardıman bitmişti. Gördüklerim karşısında donmuştum. Bataryamın toplarının bazılarının namluları yerlerinden fırlamışlar bazıları harap olmuş, irili ufaklı bir metrekare büyüklüğüne kadar bir sürü taş ve moloz bataryamın içine dolmuştu.

    Erlerimizden biri, merkez cephaneliğinin bir düşman mermisi ile infilak ettiğini, çok sayıda şehit ve yaralının bulunduğunu, cephaneliğin ortasında büyük bir çukur açılmış olduğunu söyledi. Benim duyduğum ses işte bu sesti. Bugünkü savaşta Seddülbahir istihkamımızda bulunan 10 subaydan 5’i şehit olmuş, 2’si yaralanmış, üçyüzden fazla er’den 75’i şehit düşmüş, 20’si yaralanmıştı. İstihkamların diğer üçünde zarar ve kayıp olmamıştı.

    Seddülbahir’de şehit düşen subay ve erlerin tam olarak naaşlarına rastlanılamamıştı. İnfilak ile beraber bu ilk şehitlerimiz parça parça olmuşlardı.

    3 Kasım 1914’ten 19 Şubat 1915’e kadar boğazın durumu:
    Seddülbahir’de merkez cephaneliğinin havaya uçmasıyla bataryaların topları, namlularına kadar toprak ve enkaz altında kalmıştı. Topları bu iş göremez durumdan kurtarmak, atışa hazır hale getirmek için verilen aradan yararlanıldı. Her gün bir piyade taburu kazma ve küreklerle çalışarak topları enkazdan kurtarıyor, cephaneliğin yerinde açılan o büyük, aynı zamanda kanlı ve meşum çukuru doldurmuşlardı. Şehit düşen subay ve erlerin de yerlerine yenileri gelmişti. Kısa bir zamanda her şey yerine konmuş, istihkamlar eski halini almıştı. Bazı geceler düşman torpido gemileri karanlıktan faydalanarak boğaza yaklaşma girişiminde bulunuyorlar, Türk topçusunun ateşi karşısında kaçıyorlardı.

    Mesudiye Zırhlımız Batırılıyor:
    Eski Mesudiye zırhlımız çok yanlış bir düşünce ve kararla, sözüm ona sabit bir batarya haline getirilmiş, Sarı Sığlar önüne demirlettirilmişti. Düşman denizaltılarına iştah kabartıcı bir av, iyi ve hazır bir yemlik haline konmuştu.

    Mesudiye Zırhlımız 93 seferi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus, 1897 Osmanlı-Yunan, 1912 yılında da Balkan Savaşına katılmış 40 yaşında, Sultan Aziz yadigarı eski bir savaş gemisiydi. 1901 yılında İtalya’nın Cenova şehrindeki Ansaldo tezgahlarında esaslı bir tamir görmüş ve ağızdan dolma eski topları çıkarılarak, biri önde diğeri arkada bulunan iki tanesi 23. 4, 12 si de 15 cm. çaplarında ağır toplar olmak üzere, 40 adet seri atışlı top ile donatılmıştı. Demir levhalardan oluşan eski zırhını değiştirmek mümkün olmadığı için gemi bütün tamirlere rağmen modern bir deniz savaşında kullanılacak torpil ve mayın gibi silahlara karşı tamamen savunmasızdı. Balkan savaşında Çatalca, Bolayır, İmroz (Gökçeada) ve Mondros deniz savaşlarına katılmış olan Mesudiye’nin ön ve arkasındaki 23, 4 cm. lik iki ağır topunun yivleri eriyip bozulmuş olduğundan, savaş sona erer ermez iki namlu da yerlerinden sökülerek iç zıvanalarının değiştirilmesi için İngiltere’ye gönderilmiş ancak İngilizler bunlara da el koymuştu. Gemimiz Çanakkale’ye bu en güçlü silahlarından mahrum, onların yeri boş kalmasın diye monte edilmiş bir çift tahta namlu ile gelmişti.

    13 Aralık 1914 günü, B-11 denizaltısı mayın hatlarımızı geçerek boğaza girdi. Mürettebat saat 12. 00’de yemek için toplu olarak geminin alt bölümündeki yemek salonunda bulunuyordu. Denizaltı saat 11. 58’de 800 metre uzaklıktan zırhlımızı torpilledi.

    Mesudiye’nin batması tam 10 dakika sürdü. Ancak deniz sığ olduğu için bordası, yalpalıkları ve pervanesinin bir kanadı su üzerinde kalmıştı. Geminin denizde bulunan filikaları ve karadan yapılan yardımlarla er ve subaylardan denize dökülenler kurtarıldığı sırada, su kesimi üzerinde kalan bordada madeni sesler duyuldu. Bu bölgede kapalı kalanlar geminin saçlarına vurarak imdat istiyorlardı. Kurtarma işlemi için geminin “double-bottom” tabir edilen çift kat saçlardan oluşan bordasını delmek gerekiyordu. Bunun için ta İstanbul’dan oksijen tüpleri getirtildi. 36 Saatlik bir çalışma sonunda delik açılarak içeriden 5 subay ve 2 er ile şehit olan 2 subay çıkarıldı. Olay sonunda zırhlının 655 kişilik mürettebatından 621’i kurtu lup 34’ü şehit olmuştu (24 er-10 subay). Mürettebattan 9 subay ve 250 er, Mesudiye’nin batırılmasından önce karaya çıkarılarak Baykuş bataryasında mevzilendirilen 3 parça 15’lik topun başına görevlendirildiler.

    19 Şubat 1915

    Müttefik filo, 19 Şubat 1915 günü taarruz planının birici bölümünü uygulamaya başladı. Taarruzun başlangıç günü olarak 19 Şubat’ın seçilmesi anlamlıdır. Osmanlı devleti’nin kendini İmparator ilan eden Napoleon’un imparatorluğunu tanımaya karar vermesi üzerine İstanbul’u tehdit ederek Türkleri bu kararlarından vazgeçirmek isteyen İngiliz filosu 19 Şubat 1807’de Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul önlerine gelmişti. İngilizler boğaza taarruzu bu tarihi olayın 108. yıldönümünde başlatmakla her halde kendi komutanlarının morallerini yükseltmek, Türk komutanların da moralleri üzerin de olumsuz etki yapmak istemişlerdi. 19 Şubat günü saat 09. 35’ten itibaren 7 savaş gemisi Ertuğrul, Seddülbahir, Orhaniye ve Kumkale tabyalarını 17. 000 yardadan (1 yarda=0. 914 m.) ateş altına almaya başladılar. Bu tabyalarda bulunan toplarımız menzillerinin yetersizliği yüzünden düşman gemilerine karşılık veremiyorlardı. Daha sonra gemiler 7. 000 yardaya kadar yaklaştılar ve bataryalarımız düşman gemilerine ateş açtılar, isabet de kaydettiler.

    19 Şubat günü yapılan hücumda düşman 30. 5 cm. lik 139 mermi attı. Buna rağmen kaybımız çok hafifti. İki subay ve iki erimiz şehit olmuş, 11 kişi yaralanmış, toplarımızdan bazıları hasara uğramış, iki topumuz kullanılamaz hale gelmişti. Amiral Carden ertesi gün harekata devam etmek üzere 17. 30’da geri çekildi.
    Havanın bozması nedeniyle ertesi günü yapılması planlanan saldırı 25 Şubatta gerçekleşti.
    Limni yönünden İngiliz zırhlıları, İzmir yönünden de Fransız savaş gemileri görünmeye başladılar. Karşımıza 11 zırhlı, 3 kruvazör, 18 muhrip, 3 denizaltı, 7 mayın tarama gemisinden oluşan heybetli bir filo toplandı. Düşmanın saldırmayı planladığı, aldıkları savaş durumundan belli oluyordu. İngiliz muhribine Orhaniye tabyamızdan açılan ateş bu savaşın başlangıcı sayılırdı. Uzak mesafeden ateşe başladılar. Buna ancak Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarımız karşılık verebildiler. Koca bir filoya karşılık topu topu 4 topumuz karşılık veriyordu. Düşman, karşısında gördüğü zayıf direniş ve ateşe karşılık kudurmuşçasına var gücüyle üstümüze yükleniyordu. Bombardıman giderek artıyor, cehennemi bir hal alıyordu. Tabyalarımıza düşen düşman mermileri müthiş infilaklerle siperlerde ve eski beden duvarlarında büyük gedikler açıyordu. Ertuğrul ve Orhaniye’den atılan mermilerimizin düşman zırhlıları üzerindeki isabetleri de görülüyordu. Ne yazık ki karşılık verebilen topumuz az, düşman ise çok kuvvetliy di. Önemsiz bir kaç ara ile bombardıman akşama kadar, yaklaşık 10 saat devam etti. Akşama doğru İmroz’dan (Gökçeada) kalkan bir düşman keşif uçağı, tabyalarımız üzerinde bir kaç tur atarak durumumuzun ne olduğunu anlamaya çalıştı.

    19 Şubattan 25 Şubata kadar istihkamların durumu:
    Bombardımandan sonra hemen onarım çalışmalarına başlandı. Siperler düzeltilmeye, duvarlardan kopan ve her tarafa dağılan taş ve molozlar toplanmaya başlandı. Amaç, önemli bir hasara uğramadığımızı, dipdiri ayakta olduğumuzu ve savaşa hazır olduğumuzu düşmana göstermekti. Her dakika savaş başlayacakmış gibi kahraman askerlerimiz hazır bekliyorlardı.
    25 Şubatta yapılan 3. bombardıman ve istihkamlarımızın susması:
    25 Şubat gününe kadar aralıksız yapılan bombardımandan sonra, 25 ve 26 şubat günleri boğaz, gemilerle zorlandıysa da, özellikle bombardımandan korunmasını bilen gezici bataryalardan açılan isabetli ve etkili ateş sonucunda, her iki gün de Cornwallys, Vangeance, Agamemnon, Inflexible gemilerinde çeşitli hasarlar meydana geldi. Türk topçusunun bu tesirli ateşi, boğaz içindeki mayın hatlarının da tam tespit edilememesi nedeniyle donanma ile boğazı zorlama harekatına mart ayının ilk yarısı sonuna kadar ara verildi, yalnız bombardımanla yetindiler. Her üç girişimin de başarısızlıkla sonuçlanmasından sağlığı bozulan Amiral Carden görevden affını istedi. Yerine yardımcısı Amiral De Robek atandı. Bu iki gün içinde yapılan bombardımanlarda Seddülbahir köyü alevler içinde kalmış cayır cayır yanıyordu. 26 Şubat gecesi topçu komutanı Talat Bey üç bataryanın komutanlarına verdiği emirle, işe yarayabilecek malzemeleri toplatmak üzere istihkamları kontrol ettirdi. Hemen sonra Kirte’ye (Alçıtepe) çekilme emri verildi. Yağmurlu ve zifiri karanlık bir gecede çamurlara bata çıka güçlükler içinde Kirte’ye çekilindi.
    14 Mart’ta İskenderiye’den Çanakkale Boğazı’na gelen Anzak kolordusu (Yeni Zelanda ve Avustralya askerleri) komutanı General Birdwoud, İskenderiye’de toplanmış olan 5 tümenlik Doğu Akdeniz Seferi Kuvvetlerinin Gelibolu’ya çıkarılmamasını ve yalnız İstanbul’un işgalinde kullanılması kararında olan İngiltere’ye, boğaza yapılacak yeni bir taarruzda kullanılmasını istedi. Bu öneri Lord Kitchener tarafından kabul edilmedi.

    25 Şubattan 18 Marta kadar boğazın durumu:
    Seddülbahir’deki tabyalarımızın düşmesi üzerine 26 Şubat’ta düşman donanması, zamanın en güçlü gemisi olan Queen Elizabeth ile birlikte boğaz’dan içeri girdi. Karanlık limandan iç istihkamlarımızı ve Dardanos tabyasını topa tuttu. Bu gemilere Tenger (Rumeli kıyısında) ve İntepe (Anadolu kıyısında) deki obüs bataryalarımız yanıt verdiler.

    26-27 Şubat ve 1-4 Mart tarihlerinde de bu zorlamalar tekrar landı. Düşmanın bu ölçüdeki zorlamalarla boğaz istihkamlarını teker teker düşürmeyi amaçladığı anlaşılıyordu. 4 Mart’tan sonra düşmanın tutumu birdenbire değişti. Bombardımanlara devam etmedi. Bu, yeni kararlar öncesinde olduklarını belki de son ve güçlü bir hücumla boğazı geçmeye çalışacaklarına işaretti.

    18 Mart deniz savaşına geçmeden önce burada bir nokta koyup, 19. Fırka Komutanı, Maydos mıntıkası komutanı adı altında Ece limanı ile Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahili korumakla görevlendirilen Mustafa Kemal’in, 7 Mart 1915 tarihli Mevki-i Müstahkem komutanlığına yazdığı Seddülbahir’e çıkarma girişimi ile ilgili raporu sunmak istiyorum.

    On dokuzuncu Fırka Kumandanlığı Erkan-ı Harbiyesi Maydos Fırka Karargahı 22. 12. 330(7 Mart 1915)

    MEVKİ-İ MÜSTAHKEM KUMANDANLIĞINA

    Mah-ı halin on dokuzuncu günü vuku bulan Seddülbahir Muharebesinin suret-i cereyanı ber-vech-i atidir.
    1. Yevm-i Mezkurde öğleden evvel saat dokuzda düşmanın üç dridnot ve beş torpidosu tarafından Seddülbahir ve civarı bombardıman edilmeye başlandı. Bu esnada bir nakliye sefinesi ile üç mavnası Seddülbahir iskelesine takarrüble asker ihracına başlamış ve bombardıman himayesi tahtında bir zabit kumandasında yetmiş kişilik tahmin edilen bir kuvvet ve bir makinalı tüfek iskeleye çıkmıştır. 27. Alayın onuncu bölüğünden Mustafa Oğlu Mehmet Çavuş kumandasındaki nısıf takım tarafından, çıkan düşman üzerine Seddülbahir tabyasından ateş açılıyor ve düşman da mukabelen ateşe başlar. Muharebe üç saat kadar devam etmiş, mesafenin azlığı ve askerimizin şiddetli ateşi altında ve en nihayet süngü hücumuna kalkması sayesinde düşman askeri sebat edemeyerek bir çoğu vurulmuş oldukları halde sandallarına rakiben firar etmişlerdir.
    2. Bombardıman esnasında 27. Alay 10. bölükten altı şehit ile on mecrühumuz vardır. Bunlardan üç şehit Seddülbahir’de diğer üçü Harap tabyada intizar mevziinde bulunan kıtadandır. Seddülbahir’de şehit olan üç neferden Nuh Oğlu Nuh’un cesedi bulunamamış ise de şehit olduğu kaviyyen memüldur.
    3. İşbu muharebede 4. 670 piyade mermisi sarf edilmiştir. Beş silah ile sekiz kasatura henüz bulunamadığı ve iki silahın kundakları harap olduğu ve bu babdaki zayiat listesi leffen takdim kılındığı maruzdur. [12] 19’uncu Fırka Kumandanı
    Kaymakam Mustafa Kemal
    Beşinci şubece görülmüştür. Üçüncü Şubede Yüzbaşı Ahmet Efendiye tevdi olundu.
    Şube 5 Şube 5-1

    MÜTTEFİK GÜÇLERİN DENİZ KUVVETİ

    ADI SİLAHLARI

    Majestic 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Prince George 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Canopus 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Vangeance 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Albion 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Ocean 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Duncan 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Cornwalllis 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Triumph 4 Adet 25’lik 14 Adet 19’luk top
    Swiftsure 4 Adet 25’lik 14 Adet 19’luk top
    Irresistible 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
    Agamemnon 4 Adet 30’luk 10 Adet 15’lik top
    Lord Nelson 4 Adet 30’luk 10 Adet 15’lik top
    Inflexible 4 Adet 30’luk 10 Adet 15’lik top
    Queen Elizabeth 8 Adet 30’luk 16 Adet 10’luk top
    Euryalus 2 Adet 23’lük 12 Adet 15’lik top
    Dublin 8 Adet 15’lik top
    Sapphire 12 Adet 10′luk top
    Suffren 4 adet 30’luk 10 Adet 16’lık top
    Gaulois 4 adet 30’luk 10 Adet 14’lük top
    Bouvet 4 adet 30’luk 2 Adet 26’lık top
    Charlemagne 4 adet 30’luk 10 Adet 13’lük top
    Jaureguiberry 2 Adet 30’luk 2 Adet 26’lık top

    18 MART BOĞAZ SAVAŞI

    Birleşik donanmanın, 18 Mart 1915 günü bütün gücüyle Çanakkale Boğazına hücumu savaş meclisince karara bağlandı. 17 Mart gecesi yapılan mayın arama tarama çalışmaları sonucu, mayın hatlarının, özellikle Nusrat mayın gemimizin 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan sabaha karşı İntepe koyuna, boğaza paralel döktüğü mayınları belirleyememeleri sonucunda boğazın temiz olduğu kanısına varıldı.

    18 Mart sabahı birleşik donanma bütün gücüyle ve üç saat süre ile, methal (giriş) ve merkez tabyalarımızı korkunç bir ateş altına aldı. Bombardıman o kadar etkili idi ki, sahillerde patlayan mermilerin çıkardığı dumanlarla taş ve toprak yığınları havaya bir bulut gibi yükseliyor, sahil görünmüyordu.

    18 Mart günü düşman donanmasının savaş düzeni şöyleydi. Önde Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, İnflexible gibi İngilizlere ait en modern zırhlılardan oluşan birinci tümen. Prens George, Albion, Cornwallis, İrressistible, Vengeance, Ocean gibi daha eski gemilerden oluşan ikinci tümen. En arkada gene Suffren, Gailois, Bouvet, Charlamagne gibi eski Fransız gemilerinden oluşan 3. tümen yer alacaktı. Amiral Carden’in yerine atanan Fransız Amiral De Robeck bu düzene göre harekat planını şöyle hazırladı.
    Birinci tümeni oluşturan modern gemiler, 18 Mart günü 12. 000 metreden orta savunma hattımızı oluşturan Mecidiye, Hamidiye ve Namazgah tabyalarımızı topatutacak, ikinci kademede yer alan Fransız zırhlıları önündeki 1. tümene 2 km. kadar yaklaşarak Mesudiye, Yıldız, Dardanos ve Akyar tabyalarımızı susturacaktı. Bundan sonra da planın 3. devresine geçilecekti. Buna göre Fransız zırhlıları, öndeki İngiliz zırhlılarının önüne geçecek, 7 km. kadar sokularak iç savunma hatlarımızı topa tutacaktı. İç savunma hatlarımız da susturulduktan sonra yedekte bekleyen gemiler öndekilerin yerini alacak, böylece tamamen susturulacağı ümit edilen Türk tabyalarının ateşi olmadan, mayın gemileri boğazı tamamen temizleyecek ve ertesi gün de dünyanın en kuvvetli deniz birliği sayılan zırhlıları Marmara’ya rahatça geçeceklerdi.

    18 Mart sabahı hava ılık ve güneşliydi. Şafakla birlikte De Robeck filosuna hareket emri verdi. Birkaç dakika içinde o muhteşem armada demir almaya ve adalardaki üslerinden birer birer ayrılmaya başladılar.
    Türklere, yaklaşan hücumun ilk haberini Cevat Paşa’nın emriyle keşif uçuşuna çıkmış olan Zernov ve Schneider adlı iki Alman pi lot getirdi. Bunlar, Bozcaada yönündeki gemilerin Çanakkale’ye doğru yöneldiklerini görmüşler, bir süre üzerlerinde uçmuşlar, filonun amacını ve geliş yönünü anladıktan sonra geri dönmüşler ve telsizleri olmadığı için haberi mevki kumandanlığına ancak yere indikten sonra telefonla verebilmişlerdi.

    18 Mart sabahı saat 10. 30’da sabah sisi tamamen dağılıp Türk tabyaları iyice seçilir duruma geldiği zaman ilk safı oluşturan Queen Elizabeth, Inflexıble, Agamemnon, Lord Nelson, Triumpft, Prince George gibi modern İngiliz zırhlılarından oluşan 10 harp gemisi Amiral Hayes Salder komutasında boğazdan içeri girdi. Müttefikler bu taarruzdan o kadar emindiler ki, gemiler bandoların çaldığı milli marşlar ve taarruz marşları ile mürettebatın hurra sesleri ile ilerliyorlardı.

    Anadolu Hamidiyesindeki telemetre düşmanın henüz 14. 000 metre uzakta olduğunu göstermekte idi. Uzun zamandan beri ateş etmeden beklemekte olan Türk topçularının maneviyatlarını yükseltmek ve savaş isteğini yerine getirmek amacıyla 13. 500 metreden düşmana ateş açması için merkez grubuna emir verildi. Müstahkem mevki kumandanı Cevat Paşa o sabah teftiş amacıyla Alçıtepe’ye gitmiş olduğundan, o gelinceye kadar savaşı, kurmay başkanı Selahaddin Adil Bey yönetmekteydi. Saat 11. 15’te Triumpft zırhlısının ilk mermiyi atmasıyla savaş resmen başlamıştı. Ancak Türk topçusunun menzili içine girdiklerinde, tabyalardan açılan top seslerinin ve mermi isabetlerindeki patlamaların korkunç uğultusu içinde bu sesler duyulmaz olmuştu. Saatler ilerledikçe 1. ve 2. hatta bulunan gemiler boğaza girmeye çalışıyorlardı. Inflexible zırhlısında bulunan Tıme gazetesi savaş muhabiri Smith, gemide o sabah olan biteni şöyle anlatıyor:

    Saat 11. 30 da Queen Elizabeth cehennemi ateşine başladıktan uzun müddet sonralara kadar düşman sahilden karşılık vermedi. Buna bir anlam verilemiyordu; Amiral hayretler içindeydi. Ancak çok geçmeden Türk tabyalarından üzerimize bir ateş yağmuru inmeye başladı. 12. 20 de bir Türk mermisi Inflexible’nin pruva direği sehpasının merkez ayağına isabet ederek köprü üstüyle alttaki kamarada yangın çıkardı. Üç dakika sonra taretlerden birini vuran mermi orasını alt üst etti. Aradan iki dakika geçmeden güvertede aynı anda üç mermi birden patladı. İçeride çalışan Albay Warner ve yardımcısı ağır yaralanmışlar yardım istiyorlar fakat bulundukları yer yanmakta olduğundan kimse yardıma gidemiyordu.

    Saat 11. 50 sularında Çanakkale’de korkunç bir patlama oldu. Çimenlikteki cephanelik ateş almış, Anadolu Hamidiyesindeki kışla ile Namazgah kışlası yıkılmış ve şehirde yangın çıkmıştı. Ayrıca Ha midiye kışlasındaki 35. 5’luk iki topun önüne düşen bir obüs mermisi bunların üzerinde oturduğu beton yastığı çatlatmış ve topları şaha kaldırmıştı.

    Saat 12. 00’yi birkaç dakika geçe Queen Elizabeth’de bulunan Amiral De Robeck kaleleri kısa mesafeden tesir ateşi almanın zamanı geldiğine hükmederek, Fransız filosu kumandanı Amiral Guépratte’a, gemilerini ileri getirmesi emrini verdi.

    Fransız amiral hiçbir zaman münakaşa etmeyen, her emre uyan, tehlikeden kaçınmayan karakterde bir komutandı. Sabahtan beri sabırsızlıkla beklediği emrin gelmesi üzerine gemilerine hareket emrini verdi ve dört Fransız gemisi, İngiliz zırhlılarının arasından geçerek, yarım mil kadar önlerinde, onların ateşine mani olmayacak şekilde cephe aldılar. Bulundukları yer sahil bataryalarının menzili içinde oluğundan her an isabet alma tehlikesi mevcuttu ve işte bu şartlar altında yaklaşık 45 dakika gemilerle kaleler arasında müthiş bir topçu düellosu cereyan etti.

    Saat 13. 00 sularında filo Çanakkale’nin 8 mil kadar aşağısında bir noktaya gelmiş bulunuyordu. Gemiler işte burada hız kestiler ve demir atmaksızın, ancak akıntıyı karşılayacak kadar bir yolla hareketsiz kaldılar. Sahil tabyalarını bombardımana bundan sonra hız verdiler. Queen Elizabeth’in hedefi Çanakkale’deki Anadolu Hamidiyesi ve Çimenlik Kaleleriydi. Koca çelik yığınının her biri 375 mm. lik muazzam topları Çanakkale’yi dövmeye başladı. Aynı anda Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible de, Namazgah ve Rumeli Mecidiyesini ateş altına almış bulunuyordu. Triumph’ın hedefi Dardanos, Prince George’un ise Tenger ve Baykuş bataryalarıydı. Atılan mermilerle ve özellikle (şimdi zavallı bir halde, maketi Çanakkale Çimenlik Kalesi bahçesinde dururken, kendisi aslını yitirmiş olarak Tarsus’da Çanakkale Parkı’nda) Nusrat mayın gemisinin, boğaza girecek gemilerin manevra alanı içine döktüğü mayınlardan yara alanlar batıyor, yanıyor ve hareketsiz kalacak kadar hasara uğruyorlardı. Saat 13. 30’da ağır yaralanan Bouvet geri dönmek isterken bu mayınlardan birine çarparak 600 mürettebatı ile birlikte Çanakkale Boğazı’nın serin sularına gömüldü.

    Saat 13. 00 sularında savaş iyice kızışmıştı. Çimenlik yakınlarında bir tepede bulunan gözetleme yerinde etrafı seyreden Selahaddin Adil Bey buradaki telefon santralları aracılığıyla bütün istihkamlarla, hatta istediği takdirde doğrudan bağlı olduğu İstanbul’la konuşabilmekteydi. Düşman ateşinin iyice yaklaştığı ve mermilerin gözetleme yeri civarına düştükleri bir sırada, telaşlanarak telefona sarıldı. Karşı sahilde Tenger sırtlarındaki obüs bataryası komutanı Rıfat Bey’i bularak;

    “Denizde gördüğümüz su sütunları azaldı, ”dedi. “bataryalarımızın ateşi seyreldi zannediyorum. Kalelerimiz ateş altında, özellikle merkezdeki gemileri sıkıştırınız. ”

    Rıfat Bey kendisine şu cevabı verdi. “Bütün toplar ateşe devam ediyor, sizin denizde su sütunlarını azalmış görmeniz, mermilerimizin düşman gemilerinin güvertelerinde patlamasından ileri geliyor. Düşman merkez gemilerinde çok önemli hasar var. Büyük bir gayretle çalışıyoruz. Merak etmeyin. ”
    Bir süreden beri topların üzerine yığılmış toprakları temizleme zorunluluğuyla susmuş olan Dardanos bataryası tam bu sırada yeniden ateşe başlamıştı. İlk salvosunda Agamemnon’a üç mermi isabet ettiren batarya, geminin çevresini kaplayan duman perdesinin dağılmasını bekleyerek vakit kaybetmemek için toplarını Amiral gemisine çevirdi ve ona da mermi isabet ettirmeyi başardı. Sonra tekrar Agamemnon’a döndü. Bu gemi, sahil topçusunun kendi mesafesini bulduğunu anladığından garip bir manevra ile yer değiştirmeye başladı. Üst üste başarılı atışlar yapan Dardanos bataryası askerleri sevinçten birbirinin boynuna sarılırken, yarım saatten az ömrü kalmış batarya komutanı topları bu defa da Prince George zırhlısına yönlendirdi. İşte bu karışıklık içinde müttefik filosu, tahminlerin çok ötesin de hasar görmüştü. Gemilerdeki ağır toplar sahil tabyaları üzerinde öngörülen ve istenilen tesiri yapamazken, isabetli atışlar yapan Türk topçusu Gaulois zırhlısını su kesiminin altından tehlikeli biçimde yaralamıştı. Erenköy obüs bataryalarından atılan mermilerle telsiz ciha zı kullanılamayacak hale gelen, bordasında bulunan bir istimbotu batan ve on dakika içinde üç isabet daha alan Inflexible’in iki ön kulesi alev alev yanmakta olup, sancak tarafındaki yara çok önemliydi. Son 25 dakika içinde 12 isabet almış ve arka bacası kabak çekirdeği gibi açılmış olan Agamemnon ise daha tehlikesiz bir yere geçmek için yaptığı manevrasını tamamlamak üzereydi. Gemilerin gördüğü hasar büyük olmakla beraber mürettebattan kayıp şimdilik azdı. Türkler ise daha başka zorluklarla mücadele etmekteydi. Eski model topların çoğu şişmiş, ateş edemez hale gelmişti. Bir kısmı da enkaz altında kalmıştı. Öğleye doğru biraz hızını arttıran lodos rüzgarı savaş gemilerinden atılan topların dumanlarını istihkamlara doğru götürüyor ve bulanıklaşan havada gözcülerin işi iyice zorlaşıyordu. Düşen mermiler ateş merkezleriyle bataryalar arasındaki telefon bağlantılarını kestiğinden, halen ateşe devam etmekte olan bataryaların isabet yüzdesini gittikçe düşürmekteydi. Tepelerine yağan mermilere rağmen, top mürettebatı enkazı kaldırıp topları yeniden işler hale getirmek için insan üstü bir güçle çalışıyorlardı. Ancak bu çalışma 13. 45’e kadar sürdükten sonra, kalelerin gittikçe azalmakta olan ateşi iyice susar gibi oldu.

    Amiral Guépratte’ın içinde bulunduğu Fransız kaptan gemisi Suffren’e 14 dakika içinde tam 14 mermi isabet etti. Bunlardan 24 mm. lik bir mermi, 16. 4 cm. kalınlığındaki orta tareti delip geçerek içinde patlamış ve top başındaki erlerin hepsini öldürdükten sonra birde yangın çıkarmıştı. Yangının cephaneliğe sıçramasını önleyebilmek için vanaları açıp altıncı bölmeyi suyla doldurmak gerekmişti. Telsizi de parçalanan mağrur kaptan gemisi perişan bir haldeydi.

    Charlemagne’de fazla hasar yoktu, fakat baş tarafındaki su kesiminde ağır çaplı bir top mermisinin açtığı yedi metrelik yarası olan Gaulois gittikçe burun üzerine batmağa başlamıştı. İşte bu sırada, geride bekleyen altı savaş gemisine yer açmak amacıyla çöken Fransız filosuna çekilme emri verildi. Fransızlar, Queen Elizabeth’in önünden geçip Erenköy (İntepe) koyuna yöneldikleri sırada Bouvet zırhlısının korkunç bir şekilde infilak ettiği görüldü. Güverte bir anda havaya uçmuştu fakat tekne hala yüzüyordu. Hiç yol kesmeden gittiği sırada, gittikçe artan bir meyille yan yatmaya başlamış olan gemi alabora olup sulara gömüldüğü zaman, patlamanın üzerinden sadece iki dakika geçmişti. Gemi komutanı Rageot ve 639 kişilik mürettebattan, orada burada yüzmeye çalışan üç-beş kişi dışında kimse kurtulamamıştı. Bu geminin batışına şahit olanlardan biri sonradan gördük lerini, “bir porselen tabak gibi suyun içinde birdenbire yok oldu” diye anlatmıştır.

    Bouvet’i batıran Rumeli Mecidiyesinin ağır toplarından birinin attığı mermiydi. O anda saat 13. 55’i göstermekteydi. Saat 14. 00’te Mecidiyenin topları bir daha kükredi. Bouvet bu defa tam isabet almıştı. Cephaneliğe isabet eden mermi gemiyi bir dakika içinde batırmaya yetmişti.

    Saat 14. 00 sularında, Asar-ı Tevfik zırhlısından sökülme 15’lik toplarla takviyeli Dardanos bataryasının üzerine düşen bir merminin patlamasıyla batarya komutanı Yüzbaşı Hasan ve gözetleme subayı Teğmen Mevsuf anında şehit olduklarından, düşman gemilerine göz açtırmamış olan bu bataryanın ateşi de geçici olarak sustu. Şehitlerimiz oracığa defnedildiler.

    Bundan sonraki iki saatlik çarpışma, sabahki çarpışmanın bir tekrarı gibi oldu. Saf halinde ilerleyen Ocean, Irresistible, Albion, Vangeance, Swiftsure ve Majestic zırhlıları kalelere on bin yarda mesafeye gelince durdular ve hep birden ateşe başladılar. Kalelerin yanıtı ise yine şiddetliydi. Fakat üzerlerine inen mermi yağmuru altında bir defa daha enkaz ve toprak altına gömüldüklerinden, atışları zamanla seyrekleşerek saat dört sularında tamamen kesildi. Bu arada Çanakkale’nin Tatar (şimdiki Barbaros) mahallesinde yangın çıkmıştı.

    Deniz üzerinde sıra mayın tarayıcılara gelmişti. De Robeck, boğaz önlerinde bekleşen teknelerin hareketi için emir gönderdi. İlk an da üç mayın bulunarak imha edildi. Biraz daha ilerleyip Türk topçusunun menziline girdiklerinde pabucun pahalı olduğunu anlayıp zırhlıların arkasındaki emniyetli sulara kaçtılar. Bu arada Soğanlıdere gezici bataryalarının ateşiyle bir İngiliz destroyeri ve üç mayın tarayıcı batmış bulunuyordu. Tam bu sırada Inflexible zırhlısının komutanı, Bouvet’in battığı mevki yakınlarında bir mayına çarptığını, geminin yan yattığını, yarasının ağır olduğunu bildiriyordu. De Robeck bu yeni ve kıymetli geminin batmasını göze alamadı ve derhal çekilmesi emrini verdi. Inflexible yardımına koşan Phaeton kruvazörünün eşliğinde Seddülbahir yönünde uzaklaşmaya başladı.

    Bu arada Irresistible de sancak gönderine yeşil flama çekmişti. Bu işaret onun da tehlikeli bir yara almış olduğunu belirtiyordu. Bu durumu fark eden Mecidiye topçuları ateşini onun üzerine yoğunlaştırdılar. Rumeli Mecidiyesinin takım subaylarından usta topçu Teğmen Fahri, topların nişangahlarını 9400 metreye ayarlatıp eteş emrini verdi. Mermilerden üçü gemiye isabet etmiş, biri arka bacayı devirmişti. Saatlerin beşi gösterdiği sırada müttefik donanmasından üç büyük gemi saf dışı olmuştu. Bouvet batmış, Inflexible geri çekilmiş, Irresistible ise yoğun bir ateş altında sürüklenmeye başlamıştı. Amiral De Robeck bu şartlar altında savaşa devam edemeyeceğini anladığından, saat 17. 00 sularında genel çekilme emri verdi. Bu arada Wear destroyeri Ocean ve Swiftsure zırhlılarının korumasında, Irressistible’in kurtarılması işinde görevlendirildi. Böylece filonun diğer unsurları birer birer savaş alanından ayrılmaya başladılar.

    Akşam olmak üzereydi. Saat 17. 30’a gelmişti. Müttefik filosundan bazı gemiler bu dakikalarda kendilerini oldukça fazla taciz eden bir batarya fark ettiler. Bu yaman bataryayı susturabilmek için Rumeli Mecidiyesi tabyasını yeniden ve çok şiddetli bir ateş altına aldılar. Yakınlarına mermiler düşmeğe başladığı vakit askerlerimiz, takım subayı Fehmi beyin emriyle sığınağa koştular. Ancak geride kalanların birkaçı, tam istihkamın içinde patlayan bir mermi cephaneliği havaya uçurduğunda oluşan büyük patlamanın etkisiyle yere yuvarlandılar. Bir kısmı şehit olan bu erler arasında, Edremit’in Çamlık Köyünden Mehmet Oğlu Seyit de bulunuyordu. Ancak Seyit ölmemiş, hatta yaralanmamış sadece kendinden geçmişti. Aklı başına geldiği sırada karşısında takım arkadaşı Ali’yi gördü. Etrafta başka kimse yoktu.

    -Nerede arkadaşlar? Diye sordu.
    -Arkadaşlar mertebelerini buldular. 14 Şehit, 24 yaralımız var. Ayakta bir sen ve ben kaldık.
    Seyit kalkıp denize doğru baktı. Düşman gemileri karaya iyice sokulmuş taretlerinden alev ve duman fışkırtıyorlardı. Tabyanın içinde ise 3. toptan başka hepsi toprağa gömülmüştü. Seyit önce Gemilere sonra topa ve en nihayet yerde duran mermiye baktı. Arkadaşına gel Ali dedi. Yardım et de şu mermiyi sırtıma alayım.
    Ali önce topun, eğilip yan yatmış mataforasına (top vinci) sonra şaşkın şaşkın arkadaşının yüzüne baktı.
    -Kaldıramazsın Seyit.
    -Bir deneyelim hele.

    Gres yağına bulanmış mermi önce ellerinden kaydı. Parmaklarını toprağa bulayıp bir daha denediler. Koca Seyit mermiyi sırtına aldığı gibi sendeleye sendeleye topa doğru yürüdü. Merdiven basamaklarına ayağını attı. Mermiyi güçlükle sürüp kamasını kapattılar. Namluyu gemilere doğru çevirip bildiği kadar ayarlayan Seyit topu ateşledi. Mermi geminin kıç tarafında ve su kesiminde patladı. Ocean’dı bu gemi. Dümen tertibatı bozulduğu için olduğu yerde harmanlamaya başladı. Etrafındaki gemiler kaçıştılar. Bu gemi daha sonra mayına çarparak denizin dibini boyladı. Etraf sakinleştiği için sığınaktan çıkan batarya komutanı Hilmi Bey (Şanlıtop) yanında iki Alman subay ile oraya gelmişti.

    -Sen miydin Seyit? dedi. Vurdun gemiyi.

    Yedi saat süren bu ölüm savaşı ve mayın tuzakları ile İngilizlerin Ocean, İrressistible gemileri mayına çarparak, Bouvet Rumeli Mecidiyesinin top mermisiyle batmış, Cornwallys, Agamemnon, Inflexıble, Gaulois, Charlamagne gemileri ağır yaralar almış, Queen Elizabeth ise güverte üstü yaralar almıştı. Üç güçlü savaş gemisinin batmasını ve beş savaş gemisinin de ağır yaralar almasını büyük bir endişe ve ümitsizlikle izleyen Amiral De Robek, Türklerin bu azimli ve özverili savunması karşısında boğazı açmanın olanaksızlığına inanarak, daha fazla kayıp vermemek için yenilgiyi kabul edip, birleşik donanmaya boğazın dışına çekilme emrini verdi.

    Alçalmakta olan güneş ışıkları müttefik filosunun perişan manzarasını gözler önüne sererken, Türk komutanlar bir tepenin üzerinden, uzaklaşan düşman gemilerinin durumlarını seyrediyorlardı. Şehit ve kayıplarından dolayı üzüntülü, başardıkları muazzam işten dolayı gururluydular. Başları dik, göğüsleri ileride sanki çelikten yapılmış birer abide idiler.

    Gözleri buğulu Cevat Paşa:“Gittiler” diye mırıldandı. “Geçemediler, geçemeyecekler. ”

    18 Mart deniz savaşının bilançosuna bakıldığında Türk kayıpları şunlardır.

    . Anadolu Hamidiye tabyasında cephanelik havaya uçmuş, kışla binası yıkılmış ve 24’ cm toplardan biri çalışamaz duruma gelmiştir.
    . Çimenlik kalesinde cephanelik infilak etmiş, 24 cm bir top savaş dışı kalmıştır.
    . Rumeli Hamidiyesinde 35. 5 cm çakılı toplardan birinin döşeme raylarıyla tekerlekleri kırılmış, bir tanesinin de nişangahı ve mataforası bozulmuştur.
    . Namazgah tabyasında kışla yanmış ve biri 21’lik, diğeri 24 mm. çapında iki top işlemez hale gelmişti.
    . Rumeli Mecidiye tabyasında bir cephanelik infilak etmiş 16 şehit verdik. Toplarımız çalışamaz hale gelmiştir.
    . Ayrıca Çanakkale şehrin de birkaç ev yıkılmış ve çıkan yangında birçok ev de yanmış, şehir harabeye dönmüştü.

    Bütün istihkamlarımızda harcanan mermi miktarları şöyleydi:

    İstihkam – Adet

    Anadalu Hamidiyesinde (19ad. 35. 5-60 ad. 24’lük 79
    Dardanos(Sonradan Hasan-Mevsuf Tabyası ) 115
    Namazgah 33
    Mesudiye (Anadolu) 108
    Rumeli Mecidiyesi 93
    Soğanlı dere – Mantelli (Rumeli yakası) 48
    Tenger – Havan (Rumeli yakası) 17
    I. Obüs Taburu 897
    II. Obüs Taburu 142
    III. Obüs Taburu 426
    Toplam . . . 1958

    İnsan kayıpları; 3’ü şehit, 2’si yaralı olmak üzere 5 subayla 45 şehit ve 7 yaralı er’den ibaretti. (Bu kayıpların 22’si Alman’dı. )
    Müttefiklerin insan ve malzeme kayıpları: Ölü:1273 yaralı:647
    Batan zırhlılar:Irresistible ve Ocean İngiliz, Bouvet Fransız.
    Ağır yaralı olup havuzlanması gerekenler:Inflexıble, Agamemnon (İng. ), Gaulois ve Suffren (F. ) Bunlardan başka iki destroyerle 7 mayın tarayıcı gemi batmış ve 7 destroyer de yaralıdır.
    Bunca kayıplardan sonra gururu kırılan ve yenilen müttefik ordunun ertesi gün aynı hatayı tekrarlayacaklarına ihtimal vermeyen Türkler 19 Mart sabahını, sonuna kadar savaşmaya yemin etmiş insanların tevekkülü içinde beklemişlerdi. Doğal olarak müttefikler, Türklerin elinde ne kadar az cephane kaldığını bilmiyorlardı.

    İngiliz zırhlısı Golyat’ın batırılışı:
    Ş. ÇAMOĞLU:13 Mayıs 1915’te komutanlıktan kapalı zarf içinde gizli bir emir aldım. Zarfın üzerinde açılacağı saat bildiriliyordu. Zamanı gelince zarfı açtım. Zarfın içinde aşağı yukarı şu emir vardı.
    “Bu gece, Muavenet-i Milliye torpido muhribimiz bir görev ile boğazdan dışarı çıkacaktır. Bu torpidonun boğazdan giriş ve çıkışını bataryanız koruyacaktır”. Zarfı açtıktan bir saat sonra, ortalık karardığında, muhribimiz bataryamın önüne gelerek durdu ve bekledi. Megafonla gemi süvarisine ne vakit çıkacaksın diye sordum. Gece yarısına doğru çıkacağını söyledi. Zamanı gelince muhribimiz ışıkları sönük, sessiz sedasız, hiç kimseye görünmemek ister gibi önümüzden sıyrılıp gitti. Tahminen üç-dört saat geçmemişti ki muhribimizin batarya önüne çıkageldiğini gördük. Bu kadar kısa zamanda görevin başarılıp başarılamadığını düşünürken sağ tarafımızda, uzakta düşman ışıldaklarını gördüm. Gözcü erimiz 5 düşman torpidosunun boğaza girdiğini haber verdi. Gemimize durumu haber verdim. Hemen içeri girip yollarına devam ettiler. Az sonra düşman muhripleri bataryamızın önüne doğru yaklaştılar. Hemen ateş açarak onları kaçırdık.

    Sonradan öğreniyoruz ki Morto koyunda demirli bulunan Golyat isimli İngiliz zırhlısı muhribimiz tarafından iki torpille batırılmış ve görev başarılmıştır.

    Şimdi birazda bu kahraman Muavenet-i Milliye’yi anlatalım.

    Muavenet-i Milliye :
    Muavenet’i Milliye, yukarıda bahsettiğim gibi Çanakkale’de yaşanan önemli olaylardan birinin, Goliath’ın batırılışının kahramanıdır. Müttefik ordularının komutanı olan General Ian Hamilton’un düşman madalyayı hak etti! diye günlüğüne not düşmesine neden olan Muavenet-i Milliye’nin başarısı, müttefik donanmasının Mondros limanına çekilmesine neden, Türk askerleri için de moral olmuştur.

    Çanakkale seferi süresince İngiliz donanmasının maruz kaldığı en büyük felaket Goliath’ın batışıdır. 13. 150 tonluk ve 750 mürettebatı olan bu savaş gemisinden ancak 180 kişi kurtulabilmiştir. 570 personeli gemi ile birlikte mavi sulara gömüldü.

    Bu geminin batışı ile verilen kayıp büyük olmuştu ama asıl önemlisi bu felaketin doğurduğu olaylardı. Goliath’ın batırılışı üzerine İngilizler, boğazın zorla geçilmesi fikrinden tamamen vazgeçtiler. Ayrıca geminin batırılışından iki gün sonra 15 Mayıs 1915′te, İngiliz deniz kuvvetleri komutanı Amiral Fisher, ardından da 17 Mayıs’ta, Çanakkale seferinin fikir babası Churchill’in istifasına neden oldu. Küçük bir Türk muhribi olan Muavenet-i Milliye muhribinin başarısı, görüldüğü gibi, İngiltere kabinesinde kriz yaratacak kadar etkili olmuştu. Olayın amacı, İngiliz gemisinin batırılışı ve gemi komutanının kim olduğu Türk kaynaklarında şöyle yer almaktadır:”13 Mayıs 1915 tarihi, Muavenet muhribinin Morto koyunda demirli Goliath İngiliz muharebe gemisini batırması, Çanakkale muharebeleri tarihinde önemli bir yer tutar. Fransızların Kerevizdere’de ele geçirmiş oldukları mevzileri geri almak için yaptıkları taarruzlara karşı, Fransızların harp Gemilerinin yardımını istemeleri üzerine, her akşam iki savaş gemisi Morto koyu açığına gönderilmekteydi. Bu gemilerin ateşinden hayli zarar görülmesi üzerine, 5. Ordu Komutanlığı boğazlar genel müfettişliği’ne başvurarak bu kötü durumun giderilmesini istedi. Bu amaçla, Muavenet muhribinin görevlendirilmesine karar verildi. Marmara’da denizaltı karakol görevi yapan Muavenet, kıdemli yüzbaşı Ahmet Saffet komutasında olarak 10 Mayıs saat 13. 30′da Çanakkale’ye geldi. 12 Mayıs’ta sona eren hazırlıklar arasında, kıyı boyunca seyir sırasında geminin dibe değmemesi için kömür ve yağın yarısı gemiden çıkarıldı. Doksan kilo şarjlı üç Şuvartskopf torpidosu kovanlara sürüldü; bir tanesi de yedek olarak güverteye alındı. Torpidolar, 1. 200 metre mesafe, 34 mil sürat ve iki metre derinliğe ayarlandı. Düşmanın torpido ağı kullanmadığı saptanmış olduğundan, torpidolara ağ makası takılmasına ihtiyaç görülmedi. Bu sırada Morto Koyu’nda Goliath ve Cornwallis muharebe gemileri demirli bulunmakta, iki İngiliz muhribi Rumeli, diğer ikisi Anadolu kıyısında ve biri de boğaz ağzının ortasında karakol yapmakta idi. Müstahkem mevkideki bataryalar ile ışıldaklar ve diğer bütün ilgili birlikler, yapılacak taarruzdan haberdar edilmiş, Anadolu ışıldaklarının Muavenet’in seyir hattının aydınlatmamaları, Muavenet’i izlemeleri olasılığı olan düşman muhriplerini karşılamak üzere, bataryaların hazır bulunmaları, Muavenet’in dönüşte seyir fenerlerini yakacağı ve eğer izleniyorsa, baş tarafından beyaz işaret fişekleri atacağı bildirilmişti. Havuzlar mevkiinde demirli olan bir filikada kırmızı bir fener gösterecekti. 12 Mayıs saat 18. 40′da harekete geçen Muavenet, saat 19. 00-19. 30 arasın da mayın hatlarını geçtikten sonra, 19. 40′ ta Soğanlıdere önlerindeki mayın hatlarının hemen dışında demirleyerek, taarruz saati olan gece yarısını beklemeye başladı. Morto’daki (Morto-Soğandere=7 mil) gemilerin ateşi ve ışıldaklarla yaptıkları aydınlatma, saat 23. 30′a kadar sürdü. 13 Mayıs saat 00. 30′da demir alan Muavenet, sekiz mil hızla Rumeli kıyısına sürünürcesine seyre başladı. Onbeş dakika sonra, iskele tarafından 600-800 metre mesafede rastlanan ve ağır yolla karşı rotada seyreden bir düşman muhrip takımı, Muavenet’i görmedi. Saat 01. 00′de tam pruvada, Eski hisarlık burnuna bordalarını vermiş yatan iki muharebe gemisi fark edildi. Torpido kovanları sancağa çevrilmiş durumda ağır yolla seyre devam olunurken, öndeki geminin (Goliath’ın) ışıldakla işaret verdiği görüldü; görülmüş olan Muavenet’ten parola sorulmaktaydı. Bu işarete aynen karşılık veren Muavenet, vakit kaybetmeyerek hemen hücuma kalktı ve saat tam 01. 15′te birbiri ardından üç torpidosunu işaretledi. Bu anda mesafe 300 metre kadardı. Torpidolardan biri Goliath’ın komuta köprüsü, ikincisi baş baca altına ve üçüncüsü de kıç tarafına vurdu. Kısa zamanda batan Goliath, yedi yüz elli kişilik mürettebatından, gemi komutanı dahil, beş yüz yetmişini de birlikte götürdü. Muavenet, saat 05. 00′te Çanakkale önüne demirlediği vakit, büyük sevinç gösterileriyle karşılandı. Aynı gün İstanbul’a hareket eden muhrip, ertesi günü İstinye üssüne döndü ve merasimle karşılandı. 16 Mayıs’ta gemi mürettebatı, başkomutan vekili ve bahriye nazır vekili Enver Paşa tarafından bir takdirname ile kutlandı. Bunu, nişan ve madalyalarla taltifleri ve gemi komutanının binbaşılığa yükseltilmesi izledi. Muavenet’in, bu başarısı, Çanakkale’yi savunanların morali üzerinde önemli etki yaptı. İngiliz harp tarihinin, (atak ve ustalıklı bir hareket) olarak kaydettiği bu olay, 14 Mayıs’ta toplanmış olan İngiliz harp meclisinde tam bir bomba etkisi yaptı.

    Denizaltılar:
    Birinci Dünya Savaşında denizaltılar henüz öldürücü bir silah niteliğini kazanmış değildi. Ancak denizaltı denen nesne o zamana kadar görülmemiş bir şeydi. Sessizliğin ortasında, aniden dalgaların arasında bitivermesi moral yıkıcı bir etki yaratıyordu. 1915 yılında sualtı bombası ve denizaltılara karşı diğer silahlar henüz icat edilmemişti. Böyle olunca denizaltıyı su yüzüne çıkınca mahmuzlamak veya top ateşiyle batırmaktan başka çıkar yol yoktu. Özellikle Lusitanio transatlantiğinin batışından sonra hiçbir gemi, ister konvoy halinde ister yalnız başına seyrediyor olsun, açık denizlerde kendini emniyette hissedemez olmuştu. 1915’te denizaltı denen silah deneme devresinde sayılırdı. Geminin boyu, biçimi, makineleri, hızı ve silahları hakkında kesinleşmiş bilgiler yoktu. Hatta denizaltında görev yapacak personel bile tam anlamıyla yetişmiş sayılamazdı.

    Churchill’in Çanakkale’ye göndermeğe karar vermesi üzerine, Fisher’in o meşhur istifa olayına neden olan E sınıfı denizaltılar en son yeniliklerle donatılmış güçlü denizaltılardı. 725 tonluk bu deniz altılar dört torpil taşıyabiliyor ve saatte 20-23 mil hız yapabiliyordu. Akü bataryaları sayesinde 20 saat kadar su altında yol almaları olasıydı.

    Çanakkale boğazı dışındaki denizaltılar için Marmara’ya girmek çok tatlı bir hayaldi. Mayın tarlalarına girmeden, dip akıntılarına kapılmadan, kıyıda vatanlarını savunan Türkler tarafından görülmeden Marmara’ya geçme olanağını bulacak denizaltıyı çok büyük ödüller beklemekteydi. Osmanlı Devletinin 5. Ordu’sunun bütün asker, cephane, malzeme ve yiyecek desteği deniz yoluyla yapılıyordu ve Gelibolu’ya sefer yapan bütün gemiler savunmasızdı. Marmara’ya geçebilecek bir tek denizaltı bütün bu destek hizmetini felce uğratabilirdi. Boğaz suları her gece sabahlara kadar projektörlerle taranıyordu, bütün tehlikelere rağmen denizaltı komutanları Marmara’yı geçmek konusunda birbirleriyle yarış halindeydiler. Ancak çıkartmaların başladığı tarihe kadar kimse başarılı olamamıştı. Boğazı geçiş haberi Anzak cephesine moral takviyesi için bir müjde olarak verilmiş olan Avustralya denizaltısı AE2 Marmara’ya girdikten birkaç gün sonra, Marmara adası önlerinde, Ali Rıza kaptan komutasında 37. 5’lik iki topu olan 97 tonluk Sultanhisar torpidobotu tarafından görülmüş ve 800 tonluk denizaltının 32 kişilik mürettebatı esir alınıp batırılmıştı.

    Fransız denizaltısı Joule ise daha Çanakkale önlerine varmadan tahrip edilmişti. Ancak bütün bunlar, E sınıfı yeni denizaltılarıyla boğaz önlerine gelmiş bulunan genç komutanları yıldırmıyordu.

    Alman denizaltıları için durum bambaşkaydı. Onların hedefi zamanın en güçlü savaş gemileri, adaların ardında hemen hemen tamamı savunmasız olarak dolaşıp duruyordu. Nisan ayına kadar ne İstanbul’da nede Akdeniz’de bir tek Alman denizaltısı mevcuttu.

    25 Nisan tarihinde, müttefikler yarımada sahillerine çıkmaya başladıkları gün, Otto Hersing adında ve yarbay rütbesinde bir Alman deniz subayı U-21 denizaltısıyla Ems Limanından hareket etti. İki gün sonra ise yine yarbay rütbesinde bir İngiliz deniz subayı olan Boyle E-14 adlı denizaltıyla Çanakkale’ye hareket etti. İşte bu andan itibaren hem Marmara’daki Türk deniz nakliyatı, hem Yunan adaları arasında gezinen müttefik filosu tehlikede idi.

    Boyle, boğazı gece karanlığından yararlanarak su yüzeyinden geçmeyi kafasına koymuştu. Saat 02. 00’de yola çıktı, ancak fazla ilerleyemeden projektörler gemiyi yakaladı. Anında başlayan bombardıman yüzünden gemi hemen daldı. Şansının da yardımıyla 6 saatte Marmara’ya girdi.

    Bunu takip eden üç hafta boyunca hiç rahatsız edilmeden istediği yerlerde gezindi. En büyük başarısı, İstanbul ile Gelibolu arasında asker taşımakta olan eski bir White Star yolcu gemisini batırmak oldu. Gemide bulunan 6. 000 Türk askerinden hemen hiç kimse kurtulamamıştı. Bu, o zamana kadar karada kazanılan küçük başarılarla ölçülemeyecek çapta müttefikler adına çok büyük bir başarıydı. Boyle 18 Mayıs günü tekrar Ege’ye çıktığı vakit çok büyük bir heyecanla karşılandı.

    Bu anlarda Fransızlar boğazda bir denizaltı kaybetmişlerdi. Bir İngiliz denizaltısı da (E-14) boğaza girmek için hazırlık yapmakta idi. Yarbay Martin Eric Nasmith o akşam yemeği Keyes ve Boyle ile birlikte yedi. Boyl’un öyküsü öyle heyecanlıydı ki, Nasmith dayanamayıp hemen o gece yola çıktı. 23 Mayısta Bakırköy açıkların da Pelengiderya adlı Türk gambotunu batırdı. Ertesi sabah Çanakkale’ye gitmekte olan Nara nakliye gemisiyle karşılaştı. Gemide Amerika’nın Chicago Daily News gazetesi muhabiri Raymond Gram Swing adlı bir gazeteci vardı. Olay sabahı güverte üzerinde bir Alman doktorla vakit geçirirken bir ara su yüzüne çıkıveren denizaltıyı görmüştü. Denizaltının üzerinde dört kişi vardı. Beyaz kazaklı biri ellerini megafon gibi kullanarak;

    “Kim var orada?” diye bağırdı.
    Gazeteci, “Ben Chicago Daily News’ten Raymond Swing” yanıtını verdi.
    “Tanıştığımıza memnun oldum Mr. Swing, öğrenmek istediğim geminin ismidir. ”
    “Nara adlı Türk nakliye gemisi. ”
    Bu sırada geminin mürettebatı tahliye filikalarını indirmeye başlamıştı. Nasmith kafalarında fes gördüğü için sordu.
    “Bunlar asker mi?”
    “Hayır tayfadır. ”
    “Mr. Swing geminizi batıracağım. ”
    “Biz gemiden ayrılabilir miyiz?”
    “Gayet tabi, ama çabuk olun. ”
    Herkesi bir telaş aldı. Aceleden bazı filikalar yan yatıp su aldı, bazıları da kendilerini suya attılar. Gemidekiler biraz uzaklaşınca Nara gemisi batırıldı.

    Ertesi gün E 11 Silivri açıklarında, Çanakkale’ye erzak götürmekte olan Bandırma vapurunu batırdı.
    25 Mayıs günü saat 12. 40’ta E 11 İstanbul önlerinde ve periskop derinliğinde idi. Hemen önünde İstanbul adında bir şilep gördü. Bir torpil attı ıskaladı, ikincisinde batırdı. Aynı anda denizaltının üzerine mermiler düşmeğe başladı. Hemen daldı ve oradan uzaklaştı. Bu sularda birkaç gün daha kaldıktan sonra Ege Denizi’ne geri döndü. Bakım yapıldıktan sonra tekrar Marmara’ya doğru yola çıktı.

    Nasmith Marmara ve İstanbul Limanında panik havası estirmekte olduğu günlerde aynı cinsten bir tehlike Çanakkale Boğazı dışındaki İngiliz amirallerinin uykularını kaçırmaktaydı. Gelen haberlere göre Hersing’in U-21 denizaltısı Çanakkale’ye doğru gelmekte idi.

    25 Mayıs sabahı Kabatepe ve Seddülbahir arasında devriye gezen Vengeance zırhlısından, geminin tam altından bir torpil geçtiği raporu alındı. Bunun üzerine General De Robeck, yüksek tonajlı savaş gemilerinin Mondros Limanına çekilmelerini emretti. Bu olay Türkler üzerinde büyük bir moral, müttefik güçler üzerinde ise terk edilmişlik hissi yarattı. Arada sırada Triumph gemisi sahili dolaşıp hemen uzaklaşıyordu.

    Triumph öğleden sonra Kabatepe açıklarında yol alırken, Hersing düğmeye bastı. Torpil, geminin tam bordasında patladı. Destroyerler 45 derecelik bir meyille yan yatan gemiden denize dökülenlerin yardımına koştular. Triumph 8 dakika içinde tamamen denize gömüldü. Boğulanların sayısı 71 kişiydi. Ancak bu geminin batışıyla müttefik donanmada emniyet kaybolmuş adeta bir panik başlamıştı. Triumph’un yerine Majestic gemisi devriye görevini yapıyordu. 27 Mayıs sabah 06. 40’ta “torpillendik” sesi bütün gemi içinde yankılandı. 15 dakika içinde gemi alabora oldu ve omurgasının bir kısmı su yüzünde kalacak şekilde dibe oturdu. Tam 48 denizci bu gemide can verdi.

    Majestic, İngilizlerin Çanakkale sularında kaybettiği beşinci savaş gemisiydi. Bu çok yüksek bir rakamdı.
    Bu olaydan sonra U21 Çanakkale boğazına girip, İstanbul’a doğru yol aldı. Bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra tekrar Çanakkale’ye döndü. İki İngiliz gemisi daha batırdı. İki bin İngiliz askeri bu gemilerde boğuldu. Bu olaylar sırasında kendiside zor durumda kaldı ve çareyi Ege Denizi’ne açılıp Adriyatik denizine doğru gitmekte buldu. Bir daha da geri dönmedi. Bundan sonra denizaltıların birçok macerası oldu. Bu maceraların kahramanları toplam 13 adet denizaltı idi. Bunlar Çanakkale Boğazını 27 defa geçmişler, 8 gemi kaybetmişlerdi. Buna karşılık Türklerin kayıpları iki savaş gemisi, bir destroyer, 5 gambot, 55 nakliye gemisi ve 148 yelkenli tekneyi buluyordu.

    Batırılan Gemilerimiz:
    Müttefiklerin yaklaşık 8, 5 ay süren denizaltı kampanyası sırasında Türk donanmasının uğradığı kayıpların dökümü şöyledir:
    Mesudiye Zırhlısı:13 Aralık 1914’te Çanakkale’de B11 tarafından batırıldı.
    Barbaros Zırhlısı:08 Ağustos 1915’te Bolayır önünde E11 tarafından batırıldı.
    Nurülbahir Gambotu:01Mayıs’ta Mürefte-Şarköy arasında E14 tarafından batırıldı
    Nara nakliye gemisi:24 Mayıs’ta Tekirdağ önlerinde E11 tarafından batırıldı.
    Pelengiderya gambotu:25 Mayıs’ta Bakırköy açıklarında E11 tarafından batırıldı.
    Samsun Mayın Gemisi:14 Ağustos’ta Hora önlerinde E2 tarafından batırıldı.
    Sakız Karakol Gemisi:20 Ağustos’ta Erdek’te E2 tarafından batırıldı.
    Yarhisar Destroyeri:03 Aralık’ta Tuzla-Yalova arasında E11 ta rafından batırıldı
    Bunlardan başka çeşitli şirketlere ve şehir hatlarına ait olmak üzere toplam 26. 000 ton tutarında 32 değişik ticaret gemisiyle, 4. 000 tonluk mavna, salapurya, kayık gibi deniz araçları batırılmıştır.

    Boğazda batırılan denizaltılar:

    1-Boğaza girerken Köse Burnu açıklarında arızalanan Sufren adındaki bir Fransız denizaltısı su yüzüne çıkmak zorunda kaldı. Bu civarda bulunan set bataryalarının şiddetli ateşiyle karşılaştı. İçindeki mürettebattan 17’si denize atlayarak esir olup canlarını kurtardı. Geri kalanı da denizaltı ile birlikte battı. Bu denizaltının su yüzüne çıkan ölü bir eri de komutanlıkça törenle kaldırılarak Katolik papazının gözetiminde İngiliz mezarlığına gömülmüştür.

    2-Hangi ulusa ait olduğu anlaşılamayan bir denizaltının da Nara Burnu önünde kurulmuş olan ağlara takılarak battığı, su yüzünde görülen yağ lekelerinden tahmin edilmektedir.

    3-Çimenlik önünde batan ikinci Fransız denizaltısı; Bu denizaltı boğazı geçmek isterken Çimenlik önünde bulunan 1 numaralı mayın hattından bir mayının zincirine sarılmıştır. Denizaltı bu mayına bağlı zincir üzerinde bulunduğu halde Çimenlik önünde su yüzüne çıkmak zorunda kalmıştır. Bu sırada nöbetçilerimiz tarafından görülerek şiddetli ateşe tutulmuştur. Bu sırada denizaltının kapağı açılmış, içinden sakallı bir adam elini kaldırarak denizaltının teslim olacağını bildirmiş ve kapağı kapatmıştı. Biraz sonra tekrar açılan kapaktan 30 kişi çıktı. En sonunda denizaltının kaptanı da çıkınca bütün mürettebat hep bir ağızdan yaşasın Fransa diye bağırıp denize atlayarak teslim olmuşlardır. Tayfalar kıyıya çıkarken, denizaltının Türklerin eline geçmemesi için sakallı kaptan kapakları açar ve kısa zamanda Margot denizaltısı batar. Fransızların yeni denize indirdikleri bu denizaltı daha ilk seferini yapmak üzere Çanakkale’ye gönderilmişti. Görevi de Marmara denizinde üslenmek, gemilerimizin Çanakkale’ye yaptıkları askeri nakliyata engel olmaktı.

    4-Boğaza girmek isterken yolunu şaşırarak Kepez altında kuma oturan, Çanakkale’nin İngiliz konsolosunu da taşıyan E-15 denizaltısı o civardaki set bataryalarımız tarafından top ateşine tutuldu. Atılan mermilerden biri kaptan kulesini parçalamış, kulede bulunan gemi süvarisi de ölmüştür. Bu durum karşısında teslim olmaktan başka çare bulamayan 32 kişilik gemi mürettebatı ve İngilizlerin Çanakkale konsolosu yürüyerek sahile çıkmışlardır. Bunlar doğruca Hacı Paşa Çiftliğinde bulunan müstahkem mevki komutanlığına götürülmüşlerdir. Mevsim soğuk olduğundan üşüyen ve titreyen bu esirlere battaniye verilmiş ve asker elbisesi giydirilmiştir. Burada esir alınan eski Çanakkale Konsolosu Mr. Palmers’ten doğru ve çok önemli bir çok bilgi alınmış, bunun sayesinde gerekli önlemler alınmıştır.
    Cevat Paşa, İngilizlerin tekrar denizden saldırıp saldırmayacaklarını, karaya bir çıkarma yapıp yapmayacaklarını Mr. Palmers’ten sormuş, buna yanıt olarak boğaza artık denizden hücum edilmeyeceğini, fakat 12 Nisan’da 4 noktadan karaya çıkarma yapılacağını ve sonradan bu şaşırtma çıkarmaların geri alınacağını doğru olarak söylemiştir. Palmers bu sayede kurşuna dizilmekten kurtulmuştur. Savaşın sonuna kadar da Konya’da göz hapsinde tutulmuştur.

    5-Yavuz kruvazörünü batırmakla görevli İngiliz denizaltısının batırılışı:Düşmana bir akın yapmak üzere Midilli kruvazörü ile boğazdan dışarı çıkarak aldığı mayın yaralarından güçlükle boğaza dönebilen Yavuz zırhlımız kendini batmaktan kurtarabilmek için Nara Burnuna baştankara yapmıştı. Yavuz’u batırmak için özel bir görevle Malta’dan hareket ettirilen İngiliz denizaltısı boğazdan içeri girmiş, Yavuz’a 200 metre yaklaşarak iki torpil atmıştır. Bu torpillerden biri ıskalayarak Yavuz’un yanından karaya çıktı. Diğeri de denizaltının 10 metre ilerisinde batmış olan Üsküdar vapurunun direğine çarparak patladı. Denizaltının 10 metre ilerisinde patlayan bu torpilin yaptığı sarsıntıdan denizaltının dalıp çıkma tertibatı bozulmuş, dengeyi sağlayamayacağını anlayan süvari, denizaltıyı döndürmek için güçlükle su yüzüne çıkmak zorunda kalmıştı. Oradaki set bataryalarımızın ateşi sonucu tekrar dalmak zorunda kalan denizaltı, Anadolu Hamidiye önünde su yüzüne çıktı. Çakaltepe’deki Berk-i Satvet bataryası tarafından açılan şiddetli top ateşi ile batırıldı. Denizaltıdan kurtulabilen bazı mürettebatın içinde bulunan kaptanın ifadesinden, bu denizaltının Yavuz’u batırmakla görevlendirildiği anlaşılmıştır.

    18 Mart 1915’te Boğazı zorlayarak geçip, ertesi gün İstanbul’da olmak ümidi ile sabahtan saldırıya geçen mağrur birleşik düşman donanması saat 17. 30 sularında yenilmiş yaralı, gururu kırık bir şekilde geri çekildi.

    Deniz harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, General Ian Hamilton kara harekatı ile ortak bir girişim olmadan, Türklerin bu savunması karşısında boğazın donanma ile geçilmesinin mümkün olamayacağını Lord Kitchener’e bildirmesi üzerine, 18 Mart’taki ağır yenilgi karşısında Lord Kitchener durumun vehametini görerek eski fikrini ve kararını değiştirmiş en sonunda Hamilton’un fikrine katılmıştı. Churchill ise hala yalnız denizden zorlayarak boğazı açmak fikrinde ısrar ediyordu. Tarih araştırıcı ve yazarları, İngiltere’nin zamanın en kuvvetli ve kudretli donanmasına sahip olarak denizaşırı başarılarını daima donanma ile sağlamış olması nedeni ile Çanakkale’deki bu başarısız durumun donanmaya olan güveni sarsacağını düşünerek, Churchill’in İngiltere’nin denizdeki hakimiyet prestijini kurtarmak için fikrinde ısrar ettiğini belirtmektedirler.

    Mareşal Liman Von Sanders “Türkiye’deki Beş Yıl” adlı eserinde; “Denizden zorlama ile İstanbul’a varılamayacağı İtilaf devletlerince artık anlaşılmıştır. Fakat bence bu derecede kıymetli bir plan da kaldırılıp rafa konulamazdı. Bu durum ne İngilizlerin ne Fransızların her tarafta gösterdikleri faaliyetlere uygun düşerdi. Onların büyük bir çıkarma hareketine girmelerini beklemek gerekirdi.

    Çıkarma hareketinin başkomutanlığına atanan İngiliz Generali Hamilton ile Fransız Genarali D’Amade’nin geldikleri ve Çanakkale önündeki Provance zırhlısına yerleştikleri öğrenildi. Mondros’ta çıkarma için hazırlıklar yapıldığı, erzak depolandığı haber verildi. 17 Mart’ta Pire’ye gelen 4 İngiliz subayı buradan peşin para ile 42 büyük kayık ve 5 romorkör satın aldılar.

    Türk cephesinde ise; nihayet 24 Mart’ta Enver Paşa Çanakkale Bölgesinde 5. Orduyu oluşturmaya karar verdi.


    Çanakkale Savaşlarında Harp Hastaneleri ve Lojistik

    Yalova Restaurant

    SON HABERLER