Bu yaz tatilinin sekiz gününü ‘çok yakın ama çok uzak’ Limni adasında geçirişimizi anlatıyordum.
‘Çok yakın’, çünkü pussuz günlerde Bozcaada’dan görünüyor. Gökçeada’nın Uğurlu’su ile Limni’nin Plaka’sı arasındaki uzaklık beş on deniz milinden ibaret. Lodoslu günlerde elini uzatsan dokunabilirsin sanki.
‘Çok uzak’, çünkü Yunanistan’a Schengen vizesiz gidilmiyor; vizeniz olsa bile birkaç hafta öncesine kadar, ta Kavala’ya gidip oradan vapurla gitmek zorunda idiniz.
Yaz aylarında günde bir vapur var ve yolculuk dört buçuk saat sürüyor. Tabii, Atina’dan, Selanik’ten ve Midilli’den’den gelen ‘ferry’leri katmıyorum.
Biz Kavala üzerinden gidip GESTAŞ’ın teknesiyle Çanakkale üzerinden döndük.
Disko, plaj, alışveriş peşindeki gençlere ne der bilmiyorum ama, Limni sokaklarında dolaşırken ve özellikle lokantalarında yemek yerken, kendimi sık sık “Meğer o rüya burada devam ediyormuş,” diye mırıldanırken buldum.
Hangi rüya mı? İstanbul’un hala yazlığı ve kışlığı içiçe olan ve farklı kültürlerden insanların yan yana yaşadığı bir milyon nüfuslu bir kent olduğu yazların rüyası. Florya, Caddebostan ve Heybeliada plajları, Todori’ler, Lefter’ler. Balığın ve midyenin bol olduğu, taramanın ve lakerdanın masalardan eksik olmadığı günler…
Rüya gibi geride kalmış dönemleri, en çok, kokulardan ve lezzetlerden tanırsınız. Öyle oldu: Belgin’le sık sık “A, biz bunu filanca yerde yemez miydik?” türünden şeyler söylerken bulduk.
Her taraf plaj. Ama, ‘exhibitionist-voyeur’ (‘teşhirci-röntgenci’ de diyebilirsiniz) cümbüşlerinin semtine bile uğramadığı, vatandaş plajları bunlar. Çoluk çocuk, nine dede, bikinili afet ve koca göbekli kalantor yan yana denize giriyorlar.
Bir zamanlar Ataköy’de, Caddebostan’da, Tarabya’da olduğu gibi…
Adanın başlıca yerleşim yeri olan Mirina’nın dışına çıkacak olursanız, plajdan bol bir şey yok.
Deniz suyu Bozcaada’dan çok daha sıcak.
Bizimki biraz fazla soğuk ama buradaki de benim için fazla sıcak idi. (Şımarıklık!)
Yunanistan’ın orta yaşlı, orta sınıfı burada. Kurtuluş’un, Tarlabaşı’nın, Beyoğlu’nun
sokaklarından arta kalmış dul madamlara, ak bıyıklı ‘barba’lara rastlıyorsunuz.
Türkçe duyunca biraz irkiliyorlar. Merak ediyorum: ‘Eyvah, gene geliyorlar!’ türünden şeyler mi geçiyor kafalarından?
Olabilir, ama öte yandan Türk turiste ve turizmde Türklerle işbirliğine ihtiyaçları olduğunu artık görüyorlar. (Yarınki yazının konusu) Bu değişimi turistik rehber kitapçıklarında ve broşürlarinde görmek mümkün.
Elimdeki eski broşürde sık sık ‘Türk boyunduruğu’ ve ‘Osmanlı zulmü’nden söz edilirken, yeni broşürde Doğu’daki komşu hakkında tek iğneli kelimeye rastlayamıyorsunuz.
Zaten ekonomik kriz yüzünden moraller bozuk.
Pek çok memur, emekli yaz tatili planlarını iptal etmiş ya da budamış.
Alman turist yok gibi, daha çok İngilizlere rastlıyorsunuz. Ama, sönük bir mevsim geçirmekte olduklarını itiraf ediyorlar.
Otel ve pansiyon fiyatları düşmüş. Pazarlığa açıklar.
Lokanta fiyatları Ege’mizin ‘gözde’ yerlerdekinin yarısı düzeyinde. Üstelik porsiyonlar da bizdekilerin iki misli. Sebze ve tatlıda gerideler ama, şuna kani oldum ki; biz, balık dahil, deniz mahsulü pişirmesini hâlâ beceremiyoruz.
Adanın başlıca kasabası Mirina (ki görkemli Limni kalesi de orada) adanın arkasında,
Yunanistan’a bakıyor. Türkiye tarafı ise ıssız, biraz terk edilmişe benziyor.
Ege’nin geleceğine yeni gözlerle bakarken, o günlerin sonunun yaklaşmakta olduğunu hissediyorum.

[Kaynak: Radikal]