Dünyanın pek çok yerinde yaz tatilini tamamlayıp okula dönen çocuklara aynı kompozisyon ödevi verilir:
“Tatilde ne yaptınız? Nereye gittiniz? Başınızdan geçen ilginç olayları anlatınız.”
Tatilini tamamlayıp yeniden perdelerini açan bir köşe yazarı olarak ben de öyle yapacak, yazı yazmadığım 18 günün sekizinde bir Ege adasında neler yaptığımızı anlatacağım.
Belki şu bunaltıcı yapış yapış sıcağın ve gergin gündemin ortasında bir poyraz esintisi gibi gönlünüzü serinletebilir.
Ha, bu arada Ege?ye neden yepyeni gözlerle bakmamız gerektiğine ilişkin görüşlerimi de sizlerle paylaşırım.
Ege?de niçin gerçekten çok güzel şeyler olabileceğine her geçen gün daha fazla inandığımı da anlatırım.
Gittiğimiz ada Yunanistan?ın egemenliğinde bir ada ama, Yunan adası denince ilk akla gelenlerden biri değil. Biliyorsunuz, Yunan adası denince Bodrum?cu tayfanın aklına Mikonos ve Santorini, orta sınıfın ise Rodos, Sakız ve Midilli geliyor.
Biz, çok yakın olduğu halde pek akla gelmeyen bir adaya, Limni?ye gittik. Yunanlılar Limnos diyorlar.
Semadirek, Gökçeada ve Bozcaada ile birlikte Boğazönü adalarından biri. Elinize bir atlas alıp bakacak olursanız, ne kadar yakın olduğunu görüp şaşıracaksınız.
Ama Türklerin bildiği ve rağbet ettiği bir ada değil Limni. Nitekim, orada bulunduğumuz sekiz gün içinde tek bir Türk?e rastlamadık!
Günümüzde hiç Türk?ün bulunmadığı turistik bir yer bulmak ne mümkün! Uzun zaman içine kapanık yaşamış olan Türkler 20. Yüzyıl?ın ikinci yarısında patlamış bir narın taneleri gibi dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Patagonya?da bile varlar.
Ama 500 yıl Osmanlı egemenliğinde yaşamış kapı komşu Limni?de yoklar!
*
Diyeceksiniz ki, ey Haluk Şahin, sen ne arıyorsun Limni?de? Bozcaada sana yetmiyor mu?
Bunun, Kuzey Ege?nin taşına, toprağına, denizine ve rüzgârına ?meftun? olmanın ötesinde bir açıklaması var. Bir iddia söz konusuydu.
Havanın pussuz olduğu günlerde, özellikle akşamüzerleri, Bozcaada?nın en yüksek noktası (180 m.) olan Göztepe?den çepeçevre bakacak olursanız dünya coğrafyasının en müthiş panoramalarından biriyle karşılaşırsınız:
Midilli ile başlayıp yelkovanın tersi yönde gidecek olursanız, Baba Burnu, Kazdağı (?yüz pınarlı? İda Dağı), Troas, Troya, Çanakkale Boğazı?nın girişi, Çanakkale Şehitler Abidesi, Gelibolu yarımadası, Gökçeada, hemen arkasından Fengari zirvesiyle el sallayan Semadirek ve nihayet kimi zaman parçalı bir böbrek gibi denizden çıkan Limni…
Bunlardan gidip görmediğim tek yer olarak Limni kalmıştı. Geçen yıl da programımda vardı ama olmadı.
GESTAŞ?ın, vizyoner bir atakla, Çanakkale-Limni denizotobüsü seferlerine başlamış olduğu haberi arzumuzu kamçıladı.
?Sıkı dur Limni, geliyoruz!? dedik.

[Kaynak: Radikal]