Batı Trakya gezimizin önemli duraklarından biri de Kavala. Doğrusunu söylemek gerekirse gezi programımızda yer alan şehirler içinde bana göre en güzeli Kavala’ydı. Gerek doğasıyla gerekse tarihi dokusunun günümüze taşınmasıyla insanın beğenisini kazanıyor. Şehre yüksek bir noktadan giriş yapıyorsunuz,şehir bütün çekiciliği ile önünüze seriliyor. Arkasını dağlara yaslamış, yükseltiye uygun yerleşim biçimi ile evler arkalarındaki evlerin görüş alanını kapatmadan inşa edilmiş.

Burada nüfus çoğunluğunu mübadele antlaşması ile Türkiye’den Kapadokya’dan (Niğde,Nevşehir,Aksaray..) ve Tekirdağ’dan bu bölgeye getirilip yerleştirilen Rumlar oluşturuyor. Daha önce bu yörede yaşayan Türkler de Anadolu’nun çeşitli şehirlerine yerleştirilmişler. Kapadokya’dan gelen Rumlar geldikleri bölge ile kültürel bağlarını tam olarak koparmamışlar. Türkçe konuşan Anadolu’daki yaşamı özlemle ananlar,tekrar tekrar buraları gezip görmek isteyenler var.

Niko’nun Özlemi
Kavala’da tanıdığımız Türkiye sevdalısı bir kişiden bahsetmek istiyorum. Sabah, konakladığımız otelden ayrılacağımız sıralarda kafilemizin bulunduğu yere gelip bize Türkçe olarak “hoş geldiniz, nereden geldiniz” diyen bir kişi oldu. Konuşmalar sırasında ben bu kişinin bu bölgede yaşayan Türklerden biri olabileceğini düşündüm. Konuşmanın arasına girip “adınız nedir” diye sorduğumda “Niko” cevabını alınca hayretim bir kat daha arttı. İkinci soruyu sormam gerekti ve kendisine “Türkçe’yi nereden öğrendiniz” diye sordum. Annesinden ve babasından öğrendiğini söyleyerek “Anam,babam Türkçe konuşurlardı. Rumcayı yeterince bilmezlerdi,bizim evimizde onlar ölünceye kadar Türkçe konuşuldu” dedi. Kendi çocuklarının da çat pat Türkçe konuşabildiklerini fakat kendisi kadar konuşamadıklarını,şu sırada onların da Türkiye’de olduklarını söyledi. Bizim Türk olduğumuzu nereden bildiği sorulduğunda “her sabah buraya geliyorum,artık kafileleri tanıyorum, Türkiye’den gelenleri gördükçe içim kıpır kıpır ediyor, mutlu oluyorum,ana dilimi konuşuyorum, atalarımın vatanından haberler alıyorum” diyor. Kaç çocuğu olduğundan,ne iş yaptıklarından, ana ve babasının Türkiye’yi kendisine nasıl anlattığından sorduğumuzda hep olumlu duygularla bilgiler verdi. Süremiz sınırlıydı. Aracımız hareket etmek üzereydi. Kendisini Türkiye’ye beklediğimizi söylediğimizde “yaşım 80 in üzerinde, çok arzu ediyorum, sağlık durumum uygun olmadığından baba memleketine gidemiyorum” “derken gözleri nemlendi. Biz kendisine “Allahaısmarladık” derken hepimizin boynuna sarıldı.”Sizler gideceksiniz diye yüreğim daralıyor” dedi. Sarsıldı, ağlamamak için kendisini zor tuttu. Ancak aracımız hareket edip bize el sallarken gözlerinden akan yaşlara söz geçiremedi. Otobüste bulunan bizlerin de yüreği burkuldu. Tesellimiz Niko gibi bir dostu tanımaktı.

Yunanistan’ın Sahil Cenneti Kavala
Kavala için Yunanistan’ın sahil cenneti diyebiliriz. Kuzey Yunanistan’ın büyüklük ve gelişmişlikte ikinci büyük şehri. Geçmişinde en önemli gelir kaynağı tütüncülükmüş. Son yıllarda üzüm bağları önemli bir yer tutmaya başlamış. Bunun yanında insanlar geçimlerini Avrupa Birliği desteği ile sürdürüyor. Yaşam standartları yüksek. Pahalı lüks otomobiller ve eğlence yerlerindeki kalabalıklardan bu anlaşılıyor.

Kavala’nın sahili çok geniş değil ancak çok güzel bir koya açılıyor. Kuzey yöndeki dağlar Kavala’yı korumasına almış gibi. Kışın soğuğu burayı fazla etkileyemeyecek gibi görünüyor. Zaten güneyden Akdeniz’in ılıman iklimine açık durumda. Kentin yeni yapılaşması dağ eteklerine doğru.

Bir burun gibi denize uzanan kısım Kavala’nın eski yerleşim bölgesi. Eski Osmanlı evlerinin ve kalenin bulunduğu bu bölge iyi korunmuş durumda. Bugün bu tarihi yarımadada bulunan evler tarihi Kavala evleri olarak isimlendirilmiş ve turizmin hizmetine sunulmuş.

Evlerin balkonları renk renk çiçeklerle süslenmiş, dışarıdan bakıldığında çok güzel görünüyor.

Kavala’nın 80.000 dolayında nüfusu olduğu söyleniyor. Sokaklarında trafik yoğunluğu göze çarpmıyor. İnsanlarında bizde olduğu gibi araba sevdası yok. İşyerine otomobiliyle gelip akşama kadar yolu işgal edenler de yok. Sürücüler yayalara saygı gösteriyor. Hiç korna sesi duymadık. Liman boyunca sahilde  şehir nüfusuna göre kafe ve lokantaların sayıları oldukça fazla. Rumların yemek saatleri bizlere göre oldukça farklı sat 19-20.00 sıralarında lokantalar tenha, onlar için yemek saati 21.00 sonrasında başlıyor. Tavernalarda eğlence daha geç saatlerde 01.00 civarında başlıyor diyebiliriz. Bunu nereden anladığımızı merak ederseniz kaldığımız Galaxi otelden duyulan ve saat 01.00’de başlayan müziğin sabahın ilk saatlerine kadar sürdüğünü belirtmek isterim.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Osmanlı’nın Mirası
Kavalalı Mehmet Ali Paşa şehrin en önemli tarihi şahsiyetlerinden. Onun yaptırdığı külliye halen ayakta. İmaret bölümünün beş yıldızlı bir otele dönüştürülme çalışmaları sürüyor. Bunun yanında Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı su kemeri gayet sağlam bir biçimde yerinde duruyor. Yine bu dönemde yaptırılan cami kiliseye dönüştürülmüş ve haliyle çok sağlam bir şekilde korunmuş. Minare kaidesinin üzerine çan kulesi inşa edilmiş fakat yapı ben kilise değil camiyim diye haykırıyor.

Kavala kalesinde Mehmet Ali Paşa’nın evi var. Ancak kapalı olduğu için içine giremedik. Dışarıda olağanüstü büyüklükte bir de heykeli var. Gerçekten görülmeye değer. Burada bir müslüman kişinin heykelinin dikilmesi dikkati çekiyor. Yunanistan’da” Osmanlı’ya başkaldıran Mısır Kıralı Mehmet Ali “diye anılıyormuş. Burada Osmanlı’ya ihanet edenler kahraman olarak görülüyor ve meydanlara heykelleri dikiliyor.(Örneğin: Selanik’i Yunanlılara kurşun atmadan teslim eden Arnavut Tahsin paşa gibi.)

Kavala Kurabiyesi
Kavala ismi ile bütünleşmiş bir üründen söz etmeden geçmek doğru olmaz. Kavala Kurabiyesi buraya ait bir tat ve lezzet. Rehberimiz bunun en özgün ve lezzetli olanının Anastasia Hanım’ın imalathanesinde yapıldığını söyledi. Bazılarının Nea Karvali’de olacağını söylemeleri üzerine her ikisine de uğramadan geçmeyeceğiz. Yunanistan’da demleme çay bulunmamasına rağmen Anastasia Hanım Türk müşterilerinin isteklerine uygun olması için satış yerinde ücretsiz olarak çay ve kurabiyelerinden ikram ediyor. Doğal olarak  yaptığı satışlardan bunun karşılığını alıyor. Kabul etmek gerekir ki kurabiyelerini lezzeti tartışılmaz.

Drama… Türkü’den Şehre…

Drama Köprüsü bre Hasan,

Dardır geçilmez.

Soğuktur suları bre Hasan,

Bir tas içilmez.

……………

Bu türkü benim çocukluğumdan beri aşina olduğum, her seferinde zevkle dinlediğim,kültürel mirasın bende bıraktığı kalıntıların bir parçasıdır.

Bu türkünün kısaca şöyle bir öyküsü vardır. Debre doğumlu Hasan askerlik yıllarında kendisine hakaret eden komutanını vurarak dağa çıkar ve eşkıya olur. Bu durumdan pişman olmuştur. Fakat yapacak bir şey yoktur, elden bir şey gelmez. Asil bir kişi oluşu, onu çevresine kötülük yerine iyilik yapmaya sevk eder.Haksızlıkla para kazanan ve halkı ezen zenginlerden almış olduğu haraç paraları ile drama köprüsünü yaptırır. Halk onu çok sevmekte ve saklayıp korumaktadır. Fakirlere yardım eder, yoksul gençleri evlendirir, muhtaçların elinden tutar. Dağların sevimli eşkıyası Debreli Hasan söylentiye göre padişah tarafından affedilir veya mübadele de Türkiye’ye kaçak olarak gelir ve izini kaybettirir. Ancak Debreli Hasan halkın belleğinde kaybolmaz. Adına yakılan Türkü dillerdedir.

Drama’ya doğru yola çıktığımızda öyle sanıyorum ki kafilede bulunan bir çok kişi bu türküyü mırıldanıyordu. Drama Kavala’ya 60 km. kadar uzaklıkta. Kavala’dan yaklaşık bir saatlik bir zamanda buraya ulaşıyoruz.

Drama’ya yaptığımız kısa süreli gezimizde  çok hoşumuza giden bir doğa ile karşılaştık. Şehrin içinden çok temiz ve oldukça bol suyu olan bir çay akıyordu. Su berrak mı berraktı, hani turna gözü gibi denir ya işte öyle bir su. Bu suda  ördekler yavrularıyla yüzüyor, alabalıklar keyiflerince koşturup insanların göz zevkini okşuyorlardı. Çevresinde kafe ve lokantalar sıralanmıştı. Siesta saati olduğu için insanlar buraları doldurmuştu. Suyun geldiği yöne doğru yürüdüğümüzde oluşturulan havuzlardan suyun kaynadığı ve çayı beslediğini görüyoruz. İlk çıkış noktası da uzak bir yerde değildir herhalde diye düşünüyoruz.. Başımızı yukarıya kaldırıp  ilerideki mahallelere baktığımızda cumbalı evler görüyoruz. Belli ki bu mahalle Osmanlı döneminden kalma bir Türk mahallesi.

Drama’da çok Türk yaşamadığı yönünde bilgiler verildi rehberimiz tarafından. İçlerinden bazıları Türkçe biliyormuş. Buraya mübadele sonrasında yerleştirilen insanlar çoğunlukla Karadeniz bölgemizden getirilip iskan edilmiş Pontus Rumlarıymış.

Daha öncesinde yaşadıkları Karadeniz bölgesinin kültürünü bu bölgeye taşıdıkları, türkülerinin de laz müziği adıyla anıldığı ve Karadeniz bölgemizin müziği ile aynı olduğu söyleniyor.

Drama içinde dikkati çeken bir durum da şehirde bir parkın heykellerle dolu olması. Bu park içine yerleştirilmiş yüzlerce heykel var. Bu sanat anlayışının bir parçası olsa gerek. Bizim yurdumuzda heykellere iyi gözle bakılmadığı,ucube olarak görüldüğü düşünülürse iki toplum arasındaki önemli farklardan birisi olarak değerlendirilebilir.

Gezi notlarımız Selanik ile devam edecek.