Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Direnen kazanır, elması kızarır

Direnen kazanır, elması kızarır

SEVGİ HALİME ÖZÇELİK ? Kaz Dağları’nda siyanürlü altın işletmeciliği şimdilik ÇED raporuna takıldı. Bergama’dan biliyoruz ki altıncıları mahkeme kararları da durduramıyor. Yeni Bergamalar yaşamamak için; doğamıza, hayatımıza, kültürel varlıklarımıza sahip çıkmak için; Kaz Dağları’nı altıncılara yedirmemek için daha yolun başındayız.

“İşte burası” dedi Yusuf Ay, “Mitolojideki ilk güzellik yarışmasının yapıldığı yer.”

Kaz Dağları’nda, Ayazma’dayız. “Tanrıçalar güzellik banyosunu burda yapmış. Afrodit, bu suda yıkananlar hep genç kalsın diye ırmağı kutsamış. Eskiden gerdeğe girecek gelinler burda yıkanırmış.” Eski adıyla Skamandros, şimdiki adıyla Kara Menderes’in doğduğu yerdeyiz. Athena, Hera, Afrodit ellerinde üzerinde “en güzele” yazan altın elmayla burada Paris’in önünde sıraya dizilmişler. Paris burada dünya krallığını ve kahramanlığı elinin tersiyle itip Helen’in aşkını seçmiş. Troya Savaşı’nın tohumları burada atılmış.

Ayazma, ağaçlarla örülü bir kanyonun bağrından gürül gürül akan suyu ve şelalesiyle saklı bir cennet. Zaman burada durmuş. Ne geçmiş var, ne gelecek. O ana adanmış ve hep öyle kalacak hissi veriyor insana.

Aralık ayının son günleri. Hava serin, kapalı. Göğün kuzguni grisiyle, ormanın koyu yeşili sarıp sarmalıyor bizi. Yağmur yağdı yağacak. Şelalenin ve akıp giden suyun sesinden başka ses yok. Sanki ana rahmine dönmüşüz de suyun kenarına kıvrılıp yatıversek her şey tamam olacak.

Kaz Dağları’nı yıllardır tehdit eden siyanürlü altın işletmeleri açılırsa işte buralardan hep zehir akacak, buralarda hep zehir solunacak. Bu durumun varlığı ulu ağaçlarla, Kara Menderes’le, içindeki milyar yıllık taşlarla aramıza giren görünmez bir perde gibi. Utandırıp öfkelendiriyor bizi.

Kaz Dağları’na ülkemizin siyanürle imtihanını görmek için geldik. Röportaj Atölyesi ekibi olarak çıktığımız yolculukta Çanakkale Çevre Platformu’ndan arkadaşlar rehberlik ediyor bize. Balaban Tepesi, Ağı Dağı, Söğütalan Köyü, Evciler Köyü, Ayazma’ya çıkıyor yolumuz.

Otobüsü atonal bir elma çıtırtısı kaplıyor. 20-25 kişiyiz. Herkesin elinde sulu, tatlı Bayramiç elmaları. Nefis, sahiden nefis. Kaz Dağları yollarında ine çıka, savrula dolana gidiyoruz. Çıtırtıların, kütürtülerin arasından Çevre Platformu’ndan İbrahim Gül’ün sesi bize ulaşıyor. Siyanürlü altın belasını anlatıyor. Bu dağları, aşımızı ekmeğimizi, suyumuzu nasıl zehirleyeceklerini ayrıntılarıyla önümüze döküyor. Elmalar boğazımıza diziliyor.
Çanakkaleliler yıllardır mücadele ediyor. Çanakkale Çevre Platformu’nun açtığı 7 davadan 6?sı aralık ayında sonuçlandı. ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporları, mahkemece “yetersiz ve bütünsellikten uzak” bulunduğu için yürütmeyi durdurma kararı verildi. Bu karar altıncıları durduracak mı göreceğiz. Keza Bergama’da onlarca mahkeme kararına rağmen, dönemin hükümetinin desteğiyle işlerini tıkır tıkır yürüttüler.

Üç yıl önce Tüprag, Alamos Gold, Chesser, Koza Altın şirketleri; başta Çan, Ayvacık, Lapseki ve Bayramiç olmak üzere sondaj faaliyetlerine başlamışlardı. Mahkeme kararıyla şu an beklemedeler. Faaliyete geçerlerse 13 köy, binlerce hektar arazi, milyonlarca insan, hayvan etkilenecek. Doğa mahvolacak.

2,5 milyon insanın su kaynağı
Gezideki ilk durağımız Balaban Tepesi. Atatürk’le İran Şahı Pehlevi’nin 1934′ te buradaki kahvede konakladıkları söyleniyor. Çevre Platformu Sözcüsü Hicri Nalbant kahvenin karşısındaki çoban çeşmesini göstererek, “Suyumuzdan doya doya için arkadaşlar. İşletme açılırsa bu tepe de, çoban çeşmesi de artık olmayacak.” diyor.

Sudan içtikçe içtik ama doyamadık. Kaz Dağları’nın suları dışardan gelenler için en hoş içecek. Tanrıların içeceği misali.

“Bin pınarlı İda”, Bandırma’dan Ayvalık’a, Gökçeada’dan Bozcaada’ya, Midilli’ye kadar tüm bölgenin su kaynağı. Maden işletmeleri faaliyete geçerse tüm bu bölge mahlukatının suyu kirlenecek. Bolluk içerisinde yokluk yaşanacak. Hicri Nalbant, 2,5 milyon insanın bu durumdan etkileneceğini söylüyor.

Daha doğrusu madenlerin işletmeye açılmasına bile gerek kalmamış bunun için. Sondaj faaliyetlerinin yapıldığı bölge köyleri artık içme sularını satın almak zorunda. Muratlar, Söğütalan, Kızılelma, Kirazlı köylerinin suyu kirlenmiş. Sularının üzerinde “yağ” yüzüyor. Platformdan Doktor İlhan Pirinçciler, “Kirletilmiş sulardan içen hayvanlarda ölümler, yavru atmalar; köylülerde de özellikle bebeklerde ishal, yaşlılarda mide rahatsızlıkları şikayetleri tespit edildi.” diyor.

Köylüler, “Daha düne kadar İstanbul’dan gelenler bidonlarla burdan su götürürken şimdi biz içeceğimiz suyu satın alıyoruz. Reva mı bu? Bizim evimiz, yurdumuz burası. Nereye gidelim biz?” diye soruyorlar.

Şimdiye kadar 7 bölgede sondaj çalışması yapılmış. Sadece Ağı Dağı’nda açılan sondaj deliği binden fazla. Buradaki sondaj deliklerini yakından görüyoruz. Küçücük demir parçaları. Tam biz bunların ne zararı olabilir ki diye düşünürken Hicri Nalbant’a yakalanıyoruz.

“Bunların böyle küçük göründüğüne bakmayın. Yer altına uzanan borularla dünyanın ciğerine zehir enjekte ediyorlar. Sondajda kullanılan bentonit, gres yağı, polimer, mazot yer altı sularını kirletiyor. Yapılan işlem yer altındaki iyi sularla kötü suları da birbirine karıştırıyor. Köylerin içme ve kullanma suları böyle kirleniyor.”

Bölge insanlarını huzursuz eden en önemli konulardan biri Atikhisar Barajı. Sondaj çalışması yapılan maden sahalarından ikisi barajın su toplama havzası içerisinde yer alıyor. Barajı besleyen yer altı suları şu anda kirlenmiş. Siyanürlü altın işletmeciliği başlarsa tehlikenin boyutları daha da büyüyecek. Baraj kimyasallarla hem kirlenecek hem de kirli atıklarla dolarak yok olacak.

Gerekirse fayın yeri değişir!
“Ağı Dağı, Türkiye’nin fosil kütüphanesi.” diyor İbrahim Gül.

Bitki örtüsü buzul çağından kalma. Bu özelliğini koruyabilmesi için ekolojisinin bozulmaması gerekiyor. Ancak yapılan sondaj işlemleriyle ciddi zararlar verilmiş bile. 900 metrelik dağ işletmeye açılırsa 500 metreye düşecek. Dağ yok olduğu gibi bir de gevşek yapılı olduğundan etrafındaki köylerin üzerine göçecek. Çünkü henüz 23 milyon yaşında genç bir dağ! İnsan eli değmezse bir 23 milyon yılı daha olacak.

Ağı Dağı iki fay hattının kesişme noktasında. Ama işe bakın ki ÇED raporlarında fayların yeri değiştirilmiş! Karaköy’le Söğütalan arasındaki iki siyanür havuzunun işte böyle bir yerde yapılması planlanıyor. Siyanür havuzları; 600 metre çapında, 400 metre derinliğinde cehennem çukurları.

“ÇED raporları o kadar bilimsel ki Kaz Dağları’nın Kaçkar Dağları diye gösterildiği ve Çevre Bakanlığı’ndan onay aldığı vaki!” diyor İlhan Pirinçciler, gülerek.

Kaz Dağı göknarı, sarıkız çayı, dağ sümbülü, peygamber çiçeği, hüsnüyusuf, kaya koruğu ve daha sayısız bitki, ağaç yalnızca bu dağlardan gülümsüyor dünyaya. Bundan sebep dağlar, gen koruma ve yönetim alanı. Bakir ormanlar, zengin yaban hayatının da barınağı.

Meşe, Zeus’un kutsal ağacıymış. Eskiden insanlar ağaç keserken hangi tanrıya aitse ondan izin alırlarmış. Bir kısmı milli park da olan bu dağlarda sondaj faaliyetleri için şimdi yüz binlerce ağaç kesilmiş. İşletmeye geçilirse daha milyonlarca ağaç kesilecek. Gözünü altın hırsı bürüyenlerin eli titremiyor, yüreği sızlamıyor.

“Ağaç yetiştirmek, meyve yetiştirmek insan yetiştirmek gibi. Ha insan yetiştirmişsin, ha meyve.” diyen bölge insanı, altıncıların asla anlamayacağı bir dilden konuşuyor.

“Türkiye ruhsat ruhsat satıldı”
Platformun enerji dinamosu İbrahim Gül, mezarını yaşarken hazırlayanlardan. Lakin mezar yeri maden ruhsat alanlarından birinde kalmış. Bir Kuvvacı ruhuyla Kaz Dağları’nı savunan İbrahim Bey dağları da, mezarını da kurtarmaya kararlı.

İbrahim Bey’in mezarı bizi gülümsetse de Hicri Nalbant, “Türkiye ruhsat ruhsat satıldı.” diyerek tablonun vehametini özetleyiveriyor. 2004’te çıkan Maden Yasası’yla sektör yabancı işletmecilere açılmış ve pek çok teşvik verilmişti. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, bir soru önergesine verdiği cevapta, son on yılda 400 bine yakın maden arama, işletme ruhsatı verildiğini söyledi. Hükümeti arkalarına alan yerli yabancı şirketler, şimdi dağları öğütüyor, suları zehirliyor, insanları ve hayvanları yersiz yurtsuz bırakıyor.

Devletimizin altıncılara gösterdiği kolaylığın haddi hesabı yok. Kirazlı’daki tarihi yangın kulesinin yeri değişsin diyorlar. Hemen harekete geçiliyor. Balaban Köyü’nün yeni yapılan yolu, altıncıların planına uymadığı için iptal edilip daha aşağıya yeniden yapılıyor. Yüksek gerilim hattı, yabancı şirketin ruhsat aldığı yerden geçirilemediği için meyve bahçelerinin üzerinden geçiriliyor.

Bizim dolaştığımız bölgede faaliyet gösteren Alamos Gold, Kanada kökenli bir şirket. Türkiye’de iki taşeronu var: Kuzey Biga ve Doğu Biga.

Şirketin CEO’su John A. McCluskey, 2013’te Uluslararası Metalurji ve Madencilik Konferansı’nda yaptığı konuşmada, yatırımcılardan Türkiye’deki madencilik ile ilgili sık sık şüpheci yorumlar duyduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Türkiye bu konuya bütün gücüyle eğiliyor. Bir madencilik endüstrisi oluşturmayı samimi bir şekilde istiyor. Hatta vergi teşviği ve madencilikteki yeni yasalarla ilgili fikir alışverişinde bulunmak üzere Kanada Maden Arayıcıları ve Geliştiricileri Derneği’nin Toronto’da düzenlediği konferansa büyük bir temsil heyeti göndermeyi planlıyor.”

Acaba CEO son ÇED kararından sonra şüpheciler safına mı katıldı, yoksa işbirliklerine mi güveniyor hala!

“Acımızdan öldük mü?”
Doğanın iliğini kemiğini sömürmeyi iş edinenlerin direnişi kırmak için geliştirdikleri yöntemler her yerde aynı. Yöneticiler, muhtarlar satın alınıyor. Köylüler iş vaadiyle kandırılıyor. Sosyal sorumluluk projeleri yapılıyor.
Siyanür havuzlarından birinin yakınında olan Söğütalan Köyü’nde 80-90 kişi işletmede çalışıyor. Bulgar göçmeni Türklerden ve Pomaklardan oluşan köyün nüfusu 800 kişi. Köy meydanında karşılaştığımız Mehmet Ali Doğan 25 yıllık aza.

“Köylüleri satın almak için yüksek maaşlarla işe aldılar.” diyor. Köyde şirkette çalışan sayısı çok olmasına rağmen ÇED toplantısı yaptırılmamış yine de. Bunun nasıl olduğunu sorduğumda, “Herkes akraba, arada dargınlıklar da oluyor ama doğrusunu yaptık.” diye yanıt veriyor. Mehmet Ali Bey gömleğinin içine Çevre Platformu’nun tişörtünü giyecek kadar aktif bir maden karşıtı.

Ağı Dağı’nda yapılan sondaj çalışmalarından sonra Söğütalan Köyü’nün suları kirlenince tahlil istemişler. Devletin su tahlil görevlileri şirketin aracıyla gelmiş! Mehmet Ali Bey orda da sözünü sakınmamış, kavgasını vermiş.

Köy meydanında sohbet ettiğimiz köylülerden biri, “Biz altıncıları istemiyoruz,” diyor, “şimdiye kadar altın yoktu, acımızdan öldük mü? Bizim havamız, suyumuz, meyvemiz altın.”

Etili Köyü’nden geçerken caminin duvarı üstünde bir tabela görüyoruz.

“Bu duvar Kuzey Biga İşletmesi tarafından yaptırılmıştır.”

Din kisveli rüşvet.

Kuzey Biga İşletmesi’nin önüne geldiğimizde, İbrahim Gül, “Fotoğraf almak için 20 saniyeniz var arkadaşlar!” diyor. Gerilla usulü otobüsten indiriyor bizi. Çek-kaç yapacağız. Bir tek kamuflajımız eksik. Ne yapsın, buraya her gelişlerinde güvenliğin saldırısına uğramışlar. Ancak bu kez rahat rahat fotoğraflarımızı çekiyoruz. ÇED kararı sonrası, işletme merkezi terk edilmiş gibi.

Altın Elma
Ayazma’dan ayrılırken bize hediye edilen iki kasa elma, iki günlük yolculuğumuz boyunca bize can suyu gibi geliyor. Otobüsümüzden elma çıtırtıları eksik olmuyor.

Kaz Dağları’nın eteklerinde yer alan Bayramiç Ovası çok bereketli. Türkiye elma üretiminin yüzde 6’sı Bayramiç’ten. İnce kabuklu, sert ve sulu olan Bayramiç elmalarının bölge ekonomisinde önemli bir yeri var. Yıllık 160 bin ton elma yetiştiren Bayramiç üreticileri, toprağın ve suyun kirlenmesini istemiyor. Herkesin dilinde aynı cümle:

“Bizim elmamız, kirazımız, şeftalimiz altın.”

Bir de Bayramiç Beyazı var. Adını bilmeseniz de tadını, kokusunu unutamadığınız o enfes nektarin. İçinde şeftali, kayısı, erik tatları bulunan doğal bir melez meyve bu. İlk defa ilçeye bağlı Evciler Köyü’nde yetiştirilmiş. 2011 yılında Bayramiç adına coğrafi olarak tesçillenmiş. Meyve başka yerlerde yetiştirildiğinde aynı tat ve kokuda olmuyormuş. Kaz Dağları’nın havasını, suyunu istiyormuş.

Elma ve kirazda da durum aynı. Onların lezzetinin kaynağı da Kaz Dağları’nın esintisi, bol oksijeni ve gece-gündüz sıcaklık farklılığıymış.

Çanakkale’nin zeytini, domatesi; Bayramiç’in elması, kirazı, armudu, şeftalisi, nektarini; Ezine’nin peyniri… Soframızda, dilimizde ne çok yeri var bu diyarın.

Geçimi tarıma dayalı bölge köylüleri, “Bu sadece bizim sorunumuz değil, Türkiye’nin sorunu. Hepimiz karşı çıkmalıyız altıncılara. Siz yemiyor musunuz bizim meyvemizden, sebzemizden?” diye soruyorlar.

Doğru söylüyorlar.

Meclisi basan kadınlarıyla, işçi servisinin önünü kesip köylülerine, “Madende çalışmayın.” dedikleri için çoluk çocuk ailecek ceza alan direnişçileriyle Çanakkale’nin güzel insanları, “altın elma”nın da sahibi.

Gökten üç elma düştü, diye biter, Doğu masalları. Ernis’in “en güzele” yazan altın elması ile aralarında bir sırdaşlık var mı bilinmez ama Kaz Dağları masalının sürmesi için elmaları da, direnişi de paylaşmanın zamanı.

Kaz Dağları, uğultusuna yankı bekliyor.

‘ÇANAKKALE İÇİNDE’ Notu: Bu içerik Röportaj Atölyesi’nin izniyle, roportajatolyesi.com adresli web sitesinden alınmıştır. 2013 yılının Aralık ayında yazılmış bir röportajdır.

Filtreler:
Görüntülenme: 72
Google Analytics verileri olup, manipüle edilemez bir kaynak kullanılmıştır. Günde bir kere güncellenmektedir.

Yorumlar

Henüz yorum yok...

Sizin yorumunuz...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir