Mevsimler tatil dönemine dönünce, birkaç tatil anısını anlatmayı sürdürelim dedik. Konumuz St Petersburg, namı diğer Leningrad.

Vizenin kalktığını duyunca, ilk işimiz bir kuzey Rusya gezisine katılmak oldu. Beyaz gecelerde Mayıs ayında hissedilmekteydi keza…

Bindik uçağa 3.5- 4 saat sonra dünyanın tepesi olan Baltık Denizi kıyısındaki Petersburg’a indik. Uyarılmıştık, yağmura karşı, öyle de oldu yağmur karşıladı bizi, güzel yağmur sin sin dediğimiz türden. Bir şehir turuyla ve tarih üzerine doktora yapmış Rehber Mustafa’nın anlattıklarıyla kentin genel durumunu, tarihini, kültürünü kavradık. O zaman bir kaçını paylaşalım.

Adının Petersburg olması, Deli Petro’dan gelmiyormuş. Hıristiyan din adamlarından birisi olan “Peter” e adanmışlık var. Kızıl devrim sonrası Leningrad olan adı, duvarların yıkılması sonrası 1990’ların başlarında tekrar eski haline getiriliyor.

Kent güzel, ama yapay. Bu durumu gizlemiyorlar da zaten. Dönemin zengin Çarları, Avrupa’ya özentisini bu kentle sağlamış. Yaşamanın zor olduğu bu kuzey sahillerinde, Venedik’e özenip bir kanal kenti yapmış, Roma, Floransa gibi kentler ile Paris gibi kentlerden ve birçok Avrupa kentinin kültürel dokusundan ve özelliklerinden bir şeyler görmek mümkün. Tarihi dokusu Rönesans mimarisine yatkın. Dünyanın en derin metrosuna sahip. Binalar bakımlı, boyalı ve temiz. Turizm kendini var etmeye çalışıyor, yavaştan.

Olmazlarından bazıları, ve mutlaka yapılması gerekenler şöyle, Hermitage Müzesi gezisi, Kanal turu, Peterhof bahçeleri ve Puşkin kasabasındaki Katerina Sarayı gezisi. Hermitage Müzesi dünyanın ilk üçünden birisi olarak görülüyor, Paris’teki Louvre Müzesi, Londra’daki British Müzesi ile birlikte? Tam gezmek için birkaç 10 gün lazım, ama bir günü ayırmak lazım.

Kent kanallar üzerine yerleşmiş. Yazın kanallarda gemi turları yapmak mümkün, ama kışın tüm kanallar buz tutuyormuş, üstelik 1.5 metre kalınlığında. Kışın da teknelerin yerini kızaklı atlı arabaları alıyormuş. Bir kışını da görmek için gitmek lazım buralara.

Peterhof, Peter’in Avlusu demekmiş. Küçük bir saray binası var, yazlık saraymış zamanında, şimdilerde müze olarak kullanılıyor. Ama esas olan avludaki su oyunlarıyla bezenmiş güzelim bahçe görülmeye değer. Hiçbir mekanik alet ve makine kullanmadan yapılan basınçlı su gösterileri ilginç bir durum yaratıyor. Bir de Çar Peter’in fantezileri görülmeye değer. Genç kızları taşlı yaya yollarında yürütüp, bilinmeyen bir taşa basınca fışkıran su ile sırılsıklam olan kızların çığlıklarıyla eğlenen bir çardan bahsediyoruz. Peterhof, kentin 30 km kadar dışında Baltık denizi kıyısında. Denize baktıkça dünyanın üst tepesini ve tavanını görüyor insan. Buradan ötesi kutup artık. Peterhof’a ulaşıncaya kadar keyifli bir yolculuk yaşanıyor, kentin, hatta Rusya’nın zengin ve ekabir kesiminin yazlıklarını görüyoruz. Bizimkilerden farklı doğal olarak.

Bugünkü adı Puşkin olan küçük bir kasabada yer alan Katerina’nın Sarayı da kentin 25 km uzağında. Saray kendisi ve objeleriyle müze olarak kullanılıyor. Altın yaldızlar, Amber ve diğer taşlardan yapılmış objeler ve gösterişin dibine vurulmuş burada. Ben bu kadar gösterişlisini başka yerlerde göremedim.